Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Yeni Pencere

Geri

 

SAYFA :

576

 

074 - MÜDDESSİR SÛRESİ

 

CÜZ :

29

 

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

48

Artık -mümkün değil ya- şefaat etme konusunda bir araya gelebilseler

şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Çünkü kıyamet gününde şefaat, hem izne hem de şefaat edilecek kişiye bağlıdır. Kâfir, şefaata lâyık değildir. Üstelik izin de yoktur. Dolayısıyla gerçek anlamda faydası yoktur.

Bu âyet, kıyamet günü şefaatin sahih olduğuna ve günahkâr mü'minlere fayda vereceğine delildir. Aksi halde, şefaatin özellikle onlara fayda vermeyeceğini ifadede hiç bir mânâ yoktur.

İbn Mes'ud: ”Melekler, peygamberler, şehitler ve sâlih kullar şefaat ederler. Cehennemde sadece dört gurup kalır" demiş ve: ”Biz namaz kılanlardan değildik." (Miiddessir: 43) mealindeki âyeti okumuştur.

İbn Abbas da şöyle demiştir: ”Şüphesiz Muhammed (aleyhisselâm) şefaat eder. Sonra sırayla melekler, babalar, oğullar şefaat ederler. Daha sonra Allahü teâlâ : ’Benim rahmetim kaldı' buyurur ve kendisine cennet haram kılınanlardan başka hiç kimseyi cehennemde bırakmaz. Cehennemliklerden birisi, cennetliklerden birine: ’Ey falan! Beni tanımıyor musun? Ben sana bir yudum su veren adamım,' der. Diğer biri: ’Ben sana abdest suyu verenim,' der. Bir başkası: ’Ben sana bir lokma yedirdim veya elbise giydirdim,' der. Cennetteki de ona şefaat edip onu cennete sokar."

49

Durum böyle iken yani yalanlayanların hali anıklığı gibi olunca,

onlara ne oluyor ki, Kur'an'a imanı gerektiren şeylerin güçlülüğüne ve ona yönelmeyi icabettiren şeylerin kuvvetliliğine rağmen

öğütten, Kur'an'dan

yüz çevirmektedirler?

50

Sanki onlar arslandan kaçan yaban eşekleridirler. Çünkü vahşi eşek aslanı gördüğü zaman, onun kahır ve üstünlüğünden dolayı korkar ve kaçabiidiğine kaçar. Çünkü aslan, yabani hayvanlara üstün gelip onları ezer.

İbn Abbas, âyette ki ”kasvera" kelimesinin Habeşçe'de aslan anlamında olduğunu söylemiştir.

Kâfirler, Kur'an'dan ve Kuranda ki öğüteri dinlemekten yüz çevirip kaçışlarında kendilerini korkutan şeylerden, şiddetle kaçan eşeklere benzetilmişlerdir. Onların eşeklere benzetilmesi, aynı zamanda aptallıklarına işarettir. Sen, korktuğu zaman yaban eşeğinin koştuğu ve kaçtığı kadar hiç bir şeyin koştuğunu görmezsin. Birisi en ağır biçimde küçümsenmek ve en rezil bir şekilde kötülenmek istenirse eşeğe benzetilir.

Rivayete göre âlimlerden birisi, bir camide halka va'zediyordu. Etrafında kalabalık bir cemaat vardı. Eşeğini kaybeden ahmak birisi bunu gördü. Vaize: ”Ben eşeğimi kaybettim. Cemaate bir soruver, belki birisi onu görmüştür" diye bağırdı. Vaiz ona: ”Yerine otur, ben onu sana göstereyim," dedi. Adam oturdu. O esnada dinleyenlerden birisi kalktı, gitmek istedi. Vaiz adama: ”Al şunu, işte o senin eşeğindir," dedi. Belli ki vaiz bu sözü üzerinde durduğumuz âyetten esinlenerek söyledi. Çünkü o, Allahü teâlâ'nın öğüdünden kaçtı.

51

Bak. Âyet 50.

52

Hatta onlardan her biri, kendisine açılmış sahifelerin verilmesini ister. Bu, makamın gerektirdiği, mukadder cümle üzerine atfedilin iştir. Takdiri şu şekildedir: ”Onlar inatlarından ve kibirlerinden dolayı bu öğütle yetinmezler, ona razı olmazlar, halta onlardan her biri kendilerine açılmış kitaplar verilmesini ve onu okumayı dilerler.

Rivayet edildi ki: Ebû Cehil b. Hişam, Abdullah b. Ümeyye ve arkadaşları Rasûlüllah'a: ”Bizden her birimize gökten bir kitap getirinceye veya her birimizin başı yanında açılmış, başlığı: Alemlerin Rabbinden falan oğlu falana diye yazan, içerisinde sana uymamız emredilen yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e uy, çünkü o benim tarafımdan sana bir elçidir, denilen kâğıtlar oluncaya kadar sana uymayacağız" dediler. Nitekin onlar: ”Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin müddetçe senin (göğe) çıktığına asla inanmıyacağız" (İsrâ: 93) dediler.

53

Hayır... Onların âyetlerle ilgili iddialarını ve istediklerini istemelerini reddir. Çünkü onlar bu sözleri hidayet ve irşad kabilinden değil, inatlarından söylediler.

Aksine onlar âhiretten korkmazlar. Yani, âhiretten korkmadıkları için, öğütten yüz çevirdiler, sahifeler verilmediği için değil.

54

Hayır, hayır... Bu, onların öğütten yüz çevirmelerini reddir.

Şüphesiz o Kuran yeterli ve etkili

bir öğüttür.

55

Artık dileyen kabre girmeden önce

onunla

öğüt alır. Onu gözünün önüne diker, onun sebebiyle iki cihan saadetini elde eder. Çünkü o, bununla mümkündür.

56

Bununla beraber öğüt almayı sadece kendilerinin dilemeleri ile değil

ancak Allah dilerse veya Allah'ın öğüt almasını dilemesi halinde

öğüt alırlar. Bu, açıkça gösteriyor ki, kulun yaptıkları, Allah'ın dilemesi iledir, kendi iradesi ile değil.

Sakınmaya ehil olan da O'dur, Allah'tır. Kendisine inanan ve itaat edeni

bağışlamaya ehil olan da O'dur.

Bilginlerden birisi şöyle demiştir: ”Takva, Allah'tan başka her şeyden uzak durmaktır. Kim, takvada âdaba riayet ederse o, bağışlanmaya ehil olandır."

Müddessir Sûresinin tefsiri, Allah'ın yardımı ve tevfiki ile sona erdi.

KIYAME SURESİ

1

Kıyamet gününe yemin ederim. Ayetin başındaki ”lâ" harfi, yemini güçlendirmek için getirilmiştir. Bir şâir de bu harfi aynı şekilde kullanarak şöyle demiştir:

Leyla'yı hatırladım, beni bir aşk ateşi sardı. Kalbin içi nerdeyese parçalanacaktı.

Şiirdeki ”Parçalanacaktı" anlamındaki fiil: ”lâ yetekattau" şeklindedir ve baştaki ”lâ" te'kid içindir.

Bir başka görüşe göre, âyetteki ”lâ" olumsuzluk ifade etmektedir. Ama bu olumsuzluk yeminle ilgili değil, kendisinden haber verilen şeyle ilgilidir. Buna sebep de kendisi ile yemin edilen şeyi yüceltmedir. Bu izaha göre âyetin anlamı şöyle anlaşılmalıdır: ”Onu, yeminimle gereği şekilde yüceltebilmek için bu şekilde yemin etmiyorum. Çünkü O, bundan daha çoğuna lâyıktır."

Muğira b. Şube (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Kıyamet, kıyamet diyorlar. Oysa sizin her birinizin kıyameti ölümüdür." Alkame bir cenazeye şahit oldu. Cenaze defnedilince: ”İşte bunun kıyameti koptu," dedi.

Bir şâir de bunu şu mısralarla ifadelendirmiştir:

Dünyadan erkence çıktım ve kıyametim koptu.

Cenazemi taşıyan da az oldu.

2

Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim ki... Bir şeyin adına yemin etmek; onun büyüklüğüne dikkat çekmek veya ondaki yaratılış inceliği ve nimetinin büyüklüğü gibi sebeplere dayanır. İki âyette yeminin tekrar edilişine sebep, kendisiyle yemin edilenlerden her birinin yeminde gaye ve müstakil olduğuna dikkat çekmektir.

Nefis, ”kınayan: levvâme" kelimesi ile nitelenmiştir. Bu kelime sözlükte, kendisinden meydana gelen kusurlardan dolayı kendini kınayan, hâlâ kınamakta devam eden anlamındadır. Bundan dolayı Allah'ın, kendisi ile kıyametin kopması, kabirlerden çıkartılıp mahşerde toplanma gibi önemli olaylar İçin yemin etmesi tabiîdir.

el-Keşânî şöyle der: ”Allahü teâlâ, kıyametle kendisini kınayan nefse birlikte yemin etti. Bunu, onları ta'ziın etmek için ve aralarındaki uyumdan dolayı yaptı. Çünkü kendisini kınayan nefis, kıyameti tasdik eder, onun vukuunu ikrar eder, sebepleri için hazırlık yapar. Çünkü iyi bile olsa, kusurlarda ve hayır işlemekteki ihmalinde daima kendisini kınar. Çünkü fazlaca hayır İşlemeye, iyi ameller yapmaya hırslıdır. Zira bunların karşılığını alacağına kesin inanır. Böyle olunca hata ederse, kusur işlerse, gaflete düşerse ne yapar?"

Ayetlerdeki yeminin cevabı anılmamıştır. Şu âyet, bu mahzufa yani yeminin belirtilmeyen cevabına delâlet etmektedir:

3

İnsan, kendisinin kemiklerini toplayamıyacağımızı mı sanıyor? Oysa o, dirilt ilecektir. Mânâ şöyledir: ”Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden insan, kendisinin çürüyen kemiklerini biraraya getiremiyeceğimizi mi zannediyor?" Bu, bâtıl bir zarıdır. Biz, o kemikler dağılıp ufalandıktan, toprakla karışıp parçalandıktan, rüzgâr alıp uzak bölgelere uçurduktan veya denizlere attıktan sonra, dünyada yaptıkları amellerinden dolayı cezalandırmak için onları toplayacağız.

Denilmiştir ki: ”Müşrik Adiy b. Rabia, Rasûlüllah'a: ’Ey Muhammed!

Bana kıyamet gününü haber ver, ne zaman kopacak? O nasıl bir şey?' dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) adama kıyameti anlattı. Bu sefer kâfir: ’Eğer o günü gözümle görsem yine seni tasdik etmem, Allah çürüyüp ufalandıktan sonra bu kemikleri toplayacak mı?' dedi."

Bu, ”...Şu çürümüş, ufalanmış kemikleri kim diriltecek? dedi." (Yasin:.78) ây etkideki soruya benzemektedir. Bunun üzerine konumuz olan âyet inmiş tir.

4

Evet, Biz onun parmak uçlarını bile derleyip eski haline getirmeye kadiriz. Yani küçük olmalarına rağmen el ve ayak parmaklarının kemiklerini toplar, birbirlerine ekleriz. Durum böyle olunca büyük kemikleri nasıl toplamayalım ki? Âyette parmak ucu anlamında ”benân" kelimesi kullanılmıştır. El ve ayak parmakları anlamında ”sülâmâ" kelimesi de kullanılmaktadır. Bu kelime bir hadiste aynı anlamda kullanılmıştır. Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: ”insanların el ve ayaklarının parmaklarındaki her bir küçük kemik için bir sadaka vardır.

Ayetteki, ”parmak ucu" diye İfade edilen ”el benân" kelimesini Râğıb; parmaklar diye izah etmiştir. İnsana arzu ettiği şeyleri yapabilme imkânı veren haller parmaklarla yapıldığı için bu isim verilmiştir.

5

Fakat insan ileriye doğru daima kötülük etmek ister. Kötülük etmek anlamım veren ”yefcürû" kelimesinin aslı olan ”el-fecru", bir şeyi geniş bir şekilde yarmak, aynı kelimenin bir başka türevi olan el-fücûr de, dindarlık perdesini yarmak anlamındadır. Âyette mııradedilen mânâ şudur: ”İnsan önündeki vakitlerde ve ileriki zamanlarda kötülüklerine devam etmek ister, onlardan vazgeçmez."

Âyetteki ”ileriye doğru" anlamına gelen ”emam" kelimesi, zaman veya yer için istiare yoluyla kullanılmıştır. Râğıb âyetle ilgili olarak: ”Kötülükleri yapabilmek için hayatı, yaşamayı ister" izahını getirmiştir.

6

'Kıyamet günü ne zaman?' diye sorar. Bu, uzak görme ve alay yollu bir sormadır. Kıyametin sıhhatine delâlet eden bir delilin bulunmamasından ve durumu karışık olduğundan dolayı onu inkâr için değildir. Aksine o, kıyamet ne zaman? diye sorarken kötülüklerine devam etmek ister. Bu inkâr, insan tabinın şehvetlere meylettiğine işaret eder. Kıyameti düşünmek ise şehvetleri örseler. Şüphesiz onu inkâr eder, ikrardan kaçınır.

7

Göz kamaştığı, hayret edip seğirdiği, kıyamet gününün dehşetinden korkarak hareket ettiği,

ay tutulduğu, ışığı kaybolduğu -bu, aya tapanlara reddir. Çünkü eğer ay, ona tapanın zannetiği gibi tanrı olsaydı, tutulmaya karşı direnirdi. Husuf ve küsûf tutulma anlamında eş anlamlıdırlar. Işık veren iki şeyden (ay ve güneşten) birinin tümünün veya bir kısmının ışığının gitmesidir. Ay ve güneş tutulduğunda namaz kılmak sünneti müekkededir. Bunlardan birisi tutulduğunda insanlar namaza sığınırlar. Bu namaz, nafile gibi kılınır.-

8

Bak. Âyet 7.

9

güneş ve ay bir araya getirildiği zaman yani ışıkları gittiği zaman... Nitekim Rasûlüllah'tan böyle rivayet edilmiştir. Yani onların aralan, batıdan doğmakta birleştiği zaman...

10

O gün yani bu işlerin vuku bulacağı gün, kıyameti inkâr eden

insan umutsuz bir şekilde:

'Kaçış nereye?' diyecek. Çünkü, kaçışa imkân veren alâmetler görmeyecek. Bu sözü şaşkınlığına binaen söyleyecektir.

11

Hayır... Bu: ”Kellâ: Hayır" kelimesi onun kaçış istemesini ve temennisini reddir.

Hiç bir sığınak yoktur. Yani orada veya şu anda mevcut bir sığınak yoktur. Bir şâir, bir beytinde âyetteki sığınak anlamında ki ”ve-zer" kelimesini kullanarak şöyle demiştir:

Ömrüne yemin ederim ki genç için,

Ölümden ve yaşlılıktan varıp sığınacağı bir sığınak yoktur.

Çünkü bunlardan her biri kesin, Allah'ın emridir. Hiç kuşkusuz insana ulaşır.

12

O gün durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. Yani kulların karar kılacakları yer sadece Allah'tır. Hesap yerinde sadece Allah'ın kendilerine emrettiği yere yönelirler. Yahut da mânâ şöyledir: Onların işlerinin duracağı son yer Allah'tır. Çünkü o gün saltanat sadece Allah'a aittir. Bu, ”Ve şüphesiz son varış Rabbinedir." (Necin: 42) âyetine benzer. Çünkü o gün, Allah'tan başka bir hâkim ve mâlik yoktur.

13

O gün insana önden yapıp yolladığı yani ister hayır olsun, ister şer, hayatında iken işlediği

ve iyi ya da kötü bir çığır gibi ölümünden sonraya

geride veya hayatında iken Allah yolunda harcadığı ve ölümünden sonra vârislerine

bıraktığı şeyler haber verilecek. İster iyi olsun ister kötü herkese ameller tart ildiği zaman, arz ve muhasebe halinde bunlar haber verilecektir. Haber verecek olan Allah'tır veya Allah'ın emri ile melektir.

Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Sizden herbirinizle Rabbi mutlaka konuşacaktır. Kendisi ile Allah arasında tercüman yoktur. Kişi sağa bakar, sadece daha önce yapıp gönderdiklerini görür. Sol tarafına bakar, sadece yapıp gönderdiklerini görür. Önüne bakar, yüzüne doğru olan cehennemden başka bir şey göremez. O halde yarım hurma ile de olsa cehennemden korununuz." (3)

3- Hadisi Buharî, Müslim ve Tirmizî tahrîc ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 1/428.

14

Doğrusu insan kendisine kendi amellerine

karşı apaçık

bir şahittir, delildir. Onun bütün organları kendilerinden meydana gelen kotu amellere şahittirler. Bir başkasının haber vermesine ihtiyaç yoktur. Çünkü o gün hallerinin tüm detaylarım bilir, kendi aleyhine şahitlik yapar. Zira organları bunu söylerler.

15

Mazeretlerini öne sürse bile. Yani özür dilemesi mümkün olan her türlü mazereti beyan etse bile, organları onun aleyhinde şahitlik eder ve bu şahitlik kabul edilir. Çünkü o gün, reddetmenin ve savunmanın değen yoktur. Zira o gün tüm gerçekliği ile hakkın açığa çıkacağı gündür.

16

Onu. Kur'anı

çarçabuk almak için yani Kuran'ın kendisinden alını vermesinden korkarak al el acele Kur'anı ezberine almak için daha Cebrail sana okumakta iken

dilini kımıldatma.

17

Şüphesiz vaad gereği

onu senin kalbinde

toplamak ve okutmak dilinde okuma işini tesbit

Bize aittir. Öyleki onun mânâlarından hiçbir şey sana gizli kalmaz, istediğin zaman okursun. Kuran, okumak anlamında mastardır, bağışlama anlamındaki gufran kalıtımdadır.

18

O halde Biz onu okuduğumuz, Cebrail'in diliyle sana okuma işini tamamladığımız

zaman onun okunuşuna uy. Yani Cebrail okumasını bitirince hemen sen okumaya başla. İbn Abbas bu sözü, ”topladığımız ve kalbinde tesbit ettiğimiz zaman onunla amel et" şeklinde izah etmiştir.

19

Sonra onu açıklamak Bize aittir. Yani anlamakta zorluk çektiğin mânâ ve hükümleri Biz açıklarız. Kapalı ve zor anlaşılan sözleri açıklayan şeye ”beyan" denilmiştir. Çünkü açığa çıkması kastedilmiş olan mânâyı beyan etmektedir.

Tefsircilcr şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e vahiy telkin edildiğinde Cebrail (aleyhisselâm)ie okuma konusunda acele ederdi. O bitirene kadar sabretmezdi. Kendisinden kaçı vereceği endişesiyle acele ezberlemek isterdi. Bunun üzerine, gönlünü ve kulağını ona vererek susması emredildi. Ta ki kendisine vahiy tamamlanmış olsun. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: ”...Sana O'nun vahyi tamamlanmadan önce Kur'an (ı okumak)ta acele etme..." (Tâhâ: 114) Sonra da onda iyice derinleşene kadar onu inceleme işine devam et."

"Dilini kımddatma" sözü, Rasûlüllahi eğitmek ve öğretmek içindir. Öğretme yönü, işaret edilen şu husustur: Allah'ı bilme kapısı insanların çoğuna kapalıdır. Allah'ı ancak kendi halleri ile ilgili açıdan anlarlar. O da vasıtalar açısıdır. Allah kendisi ile yaratıkları arasında melekleri vasıta kılmıştır. Eğitim yönü ise şudur: Allah'tan vahyi getiren Cebrail (aleyhisselâm) olunca, onun getirdiğini, hemen söylemeye başlanıldığında sanki onda acele edilmiş, Cebrail'e ihtiyaç duymama gibi olmuş olur. Bu da şüphesiz edebi ihlâldir. Özellikle mürşid ve muallime karşı olursa. Bu izah ile anlaşıldı ki, ”dilini kımddatma" sözü, konu değişikliği (istitrâd) yoluyla vâki olmuştur.

Hazret-i Peygamberin bir vahiy geldiği zamanki durumu acelecilik olunca ve bu sûrenin başından ”mazeretlerini öne sürse bile" (Kıyâme: 15) âyeti vahyedilinceye kadar bundan yasaklanmadığı için, ”dilini kımıldatma" sözüyle bundan nehyedildi. Sonra da söz, insanlara hitap şeklinde başlanılan konuyu tamamlamaya döndü. Bu üslûp, bir öğretmenin şu uygulamasına benzer: öğretmen öğrenciye bir konu anlatır, öğrenci derse yakışmayacak bir şeyle meşgul olursa, öğretmen: ”Aklını bana ver ve söylediğimi anla" der. Sonra da konuyu tamamlar. Allah'tan, her an bizi Kur'an'a uyanlardan kılmasını dileriz.

 

 

 

 

Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Aynı Pencere

Geri

 

(T :  M : 1725  H : 1137)

 

RÛHU'L-BEYÂN TEFSÎR-İ - (TÜRKÇE)

 

HANEFÎ

 

İleri

Sayfayı Büyüterek Aynı Pencerede Aç