48
Artık -mümkün değil ya- şefaat etme konusunda
bir araya gelebilseler
şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Çünkü
kıyamet gününde şefaat, hem izne hem de şefaat edilecek kişiye bağlıdır. Kâfir,
şefaata lâyık değildir. Üstelik izin de yoktur. Dolayısıyla gerçek anlamda
faydası yoktur.
Bu âyet,
kıyamet günü şefaatin sahih olduğuna ve günahkâr mü'minlere fayda vereceğine
delildir. Aksi halde, şefaatin özellikle onlara fayda vermeyeceğini ifadede hiç
bir mânâ yoktur.
İbn Mes'ud:
”Melekler, peygamberler, şehitler ve sâlih
kullar şefaat ederler. Cehennemde sadece dört gurup kalır" demiş ve: ”Biz namaz
kılanlardan değildik." (Miiddessir: 43)
mealindeki âyeti okumuştur.
İbn Abbas da şöyle demiştir: ”Şüphesiz
Muhammed (aleyhisselâm) şefaat eder. Sonra
sırayla melekler, babalar, oğullar şefaat ederler. Daha sonra
Allahü teâlâ : ’Benim rahmetim kaldı' buyurur
ve kendisine cennet haram kılınanlardan başka hiç kimseyi cehennemde bırakmaz.
Cehennemliklerden birisi, cennetliklerden birine: ’Ey falan! Beni tanımıyor
musun? Ben sana bir yudum su veren adamım,' der. Diğer biri: ’Ben sana abdest
suyu verenim,' der. Bir başkası: ’Ben sana bir lokma yedirdim veya elbise
giydirdim,' der. Cennetteki de ona şefaat edip onu cennete sokar."
49
Durum böyle iken yani yalanlayanların hali
anıklığı gibi olunca,
onlara ne oluyor ki, Kur'an'a imanı gerektiren
şeylerin güçlülüğüne ve ona yönelmeyi icabettiren şeylerin kuvvetliliğine rağmen
öğütten, Kur'an'dan
yüz çevirmektedirler?
50
Sanki onlar arslandan kaçan yaban eşekleridirler.
Çünkü vahşi eşek aslanı gördüğü zaman, onun kahır ve üstünlüğünden dolayı korkar
ve kaçabiidiğine kaçar. Çünkü aslan, yabani hayvanlara üstün gelip onları ezer.
İbn Abbas, âyette ki ”kasvera" kelimesinin
Habeşçe'de aslan anlamında olduğunu söylemiştir.
Kâfirler,
Kur'an'dan ve Kuranda ki öğüteri dinlemekten yüz çevirip kaçışlarında
kendilerini korkutan şeylerden, şiddetle kaçan eşeklere benzetilmişlerdir.
Onların eşeklere benzetilmesi, aynı zamanda aptallıklarına işarettir. Sen,
korktuğu zaman yaban eşeğinin koştuğu ve kaçtığı kadar hiç bir şeyin koştuğunu
görmezsin. Birisi en ağır biçimde küçümsenmek ve en rezil bir şekilde kötülenmek
istenirse eşeğe benzetilir.
Rivayete
göre âlimlerden birisi, bir camide halka va'zediyordu. Etrafında kalabalık bir
cemaat vardı. Eşeğini kaybeden ahmak birisi bunu gördü. Vaize: ”Ben eşeğimi
kaybettim. Cemaate bir soruver, belki birisi onu görmüştür" diye bağırdı. Vaiz
ona: ”Yerine otur, ben onu sana göstereyim," dedi. Adam oturdu. O esnada
dinleyenlerden birisi kalktı, gitmek istedi. Vaiz adama: ”Al şunu, işte o senin
eşeğindir," dedi. Belli ki vaiz bu sözü üzerinde durduğumuz âyetten esinlenerek
söyledi. Çünkü o, Allahü teâlâ'nın
öğüdünden kaçtı.
51
Bak. Âyet
50.
52
Hatta onlardan her biri, kendisine açılmış sahifelerin
verilmesini ister. Bu, makamın gerektirdiği, mukadder cümle üzerine
atfedilin iştir. Takdiri şu şekildedir: ”Onlar inatlarından ve kibirlerinden
dolayı bu öğütle yetinmezler, ona razı olmazlar, halta onlardan her biri
kendilerine açılmış kitaplar verilmesini ve onu okumayı dilerler.
Rivayet
edildi ki: Ebû Cehil b. Hişam, Abdullah b. Ümeyye ve arkadaşları
Rasûlüllah'a: ”Bizden her birimize gökten
bir kitap getirinceye veya her birimizin başı yanında açılmış, başlığı:
Alemlerin Rabbinden falan oğlu falana diye yazan, içerisinde sana uymamız
emredilen yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e
uy, çünkü o benim tarafımdan sana bir elçidir, denilen kâğıtlar oluncaya kadar
sana uymayacağız" dediler. Nitekin onlar: ”Bize, okuyacağımız bir kitap
indirmediğin müddetçe senin (göğe) çıktığına
asla inanmıyacağız" (İsrâ: 93) dediler.
53
Hayır... Onların âyetlerle ilgili iddialarını ve
istediklerini istemelerini reddir. Çünkü onlar bu sözleri hidayet ve irşad
kabilinden değil, inatlarından söylediler.
Aksine onlar âhiretten korkmazlar. Yani,
âhiretten korkmadıkları için, öğütten yüz çevirdiler, sahifeler verilmediği için
değil.
54
Hayır, hayır... Bu, onların öğütten yüz
çevirmelerini reddir.
Şüphesiz o Kuran yeterli ve etkili
bir öğüttür.
55
Artık dileyen kabre girmeden önce
onunla
öğüt alır. Onu gözünün önüne diker, onun
sebebiyle iki cihan saadetini elde eder. Çünkü o, bununla mümkündür.
56
Bununla beraber öğüt almayı sadece kendilerinin
dilemeleri ile değil
ancak Allah dilerse veya Allah'ın öğüt almasını
dilemesi halinde
öğüt alırlar. Bu, açıkça gösteriyor ki, kulun
yaptıkları, Allah'ın dilemesi iledir, kendi iradesi ile değil.
Sakınmaya ehil olan da O'dur, Allah'tır.
Kendisine inanan ve itaat edeni
bağışlamaya ehil olan da O'dur.
Bilginlerden birisi şöyle demiştir: ”Takva, Allah'tan başka her şeyden uzak
durmaktır. Kim, takvada âdaba riayet ederse o, bağışlanmaya ehil olandır."
Müddessir
Sûresinin tefsiri, Allah'ın yardımı ve tevfiki ile sona erdi.
KIYAME SURESİ
1
Kıyamet gününe yemin ederim. Ayetin başındaki
”lâ" harfi, yemini güçlendirmek için getirilmiştir. Bir şâir de bu harfi aynı
şekilde kullanarak şöyle demiştir:
Leyla'yı
hatırladım, beni bir aşk ateşi sardı. Kalbin içi nerdeyese parçalanacaktı.
Şiirdeki
”Parçalanacaktı" anlamındaki fiil: ”lâ yetekattau" şeklindedir ve baştaki ”lâ"
te'kid içindir.
Bir başka
görüşe göre, âyetteki ”lâ" olumsuzluk ifade etmektedir. Ama bu olumsuzluk
yeminle ilgili değil, kendisinden haber verilen şeyle ilgilidir. Buna sebep de
kendisi ile yemin edilen şeyi yüceltmedir. Bu izaha göre âyetin anlamı şöyle
anlaşılmalıdır: ”Onu, yeminimle gereği şekilde yüceltebilmek için bu şekilde
yemin etmiyorum. Çünkü O, bundan daha çoğuna lâyıktır."
Muğira b.
Şube (radıyallahü anh) şöyle demiştir: ”Kıyamet,
kıyamet diyorlar. Oysa sizin her birinizin kıyameti ölümüdür." Alkame bir
cenazeye şahit oldu. Cenaze defnedilince: ”İşte bunun kıyameti koptu," dedi.
Bir şâir de
bunu şu mısralarla ifadelendirmiştir:
Dünyadan
erkence çıktım ve kıyametim koptu.
Cenazemi
taşıyan da az oldu.
2
Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim ki...
Bir şeyin adına yemin etmek; onun büyüklüğüne dikkat çekmek veya ondaki
yaratılış inceliği ve nimetinin büyüklüğü gibi sebeplere dayanır. İki âyette
yeminin tekrar edilişine sebep, kendisiyle yemin edilenlerden her birinin
yeminde gaye ve müstakil olduğuna dikkat çekmektir.
Nefis,
”kınayan: levvâme" kelimesi ile nitelenmiştir. Bu kelime sözlükte, kendisinden
meydana gelen kusurlardan dolayı kendini kınayan, hâlâ kınamakta devam eden
anlamındadır. Bundan dolayı Allah'ın, kendisi ile kıyametin kopması, kabirlerden
çıkartılıp mahşerde toplanma gibi önemli olaylar İçin yemin etmesi tabiîdir.
el-Keşânî
şöyle der: ”Allahü teâlâ, kıyametle
kendisini kınayan nefse birlikte yemin etti. Bunu, onları ta'ziın etmek için ve
aralarındaki uyumdan dolayı yaptı. Çünkü kendisini kınayan nefis, kıyameti
tasdik eder, onun vukuunu ikrar eder, sebepleri için hazırlık yapar. Çünkü iyi
bile olsa, kusurlarda ve hayır işlemekteki ihmalinde daima kendisini kınar.
Çünkü fazlaca hayır İşlemeye, iyi ameller yapmaya hırslıdır. Zira bunların
karşılığını alacağına kesin inanır. Böyle olunca hata ederse, kusur işlerse,
gaflete düşerse ne yapar?"
Ayetlerdeki
yeminin cevabı anılmamıştır. Şu âyet, bu mahzufa yani yeminin belirtilmeyen
cevabına delâlet etmektedir:
3
İnsan, kendisinin kemiklerini toplayamıyacağımızı mı
sanıyor? Oysa o, dirilt ilecektir. Mânâ şöyledir: ”Öldükten sonra
dirilmeyi inkâr eden insan, kendisinin çürüyen kemiklerini biraraya
getiremiyeceğimizi mi zannediyor?" Bu, bâtıl bir zarıdır. Biz, o kemikler
dağılıp ufalandıktan, toprakla karışıp parçalandıktan, rüzgâr alıp uzak
bölgelere uçurduktan veya denizlere attıktan sonra, dünyada yaptıkları
amellerinden dolayı cezalandırmak için onları toplayacağız.
Denilmiştir
ki: ”Müşrik Adiy b. Rabia, Rasûlüllah'a:
’Ey Muhammed!
Bana
kıyamet gününü haber ver, ne zaman kopacak? O nasıl bir şey?' dedi.
Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve
sellem) adama kıyameti anlattı. Bu sefer kâfir: ’Eğer o günü gözümle
görsem yine seni tasdik etmem, Allah çürüyüp ufalandıktan sonra bu kemikleri
toplayacak mı?' dedi."
Bu, ”...Şu
çürümüş, ufalanmış kemikleri kim diriltecek? dedi."
(Yasin:.78) ây etkideki soruya benzemektedir. Bunun üzerine konumuz olan
âyet inmiş tir.
4
Evet, Biz onun parmak uçlarını bile derleyip eski
haline getirmeye kadiriz. Yani küçük olmalarına rağmen el ve ayak
parmaklarının kemiklerini toplar, birbirlerine ekleriz. Durum böyle olunca büyük
kemikleri nasıl toplamayalım ki? Âyette parmak ucu anlamında ”benân" kelimesi
kullanılmıştır. El ve ayak parmakları anlamında ”sülâmâ" kelimesi de
kullanılmaktadır. Bu kelime bir hadiste
aynı anlamda kullanılmıştır. Hazret-i Peygamber
şöyle buyurmuştur: ”insanların el ve ayaklarının parmaklarındaki her bir küçük
kemik için bir sadaka vardır.
Ayetteki,
”parmak ucu" diye İfade edilen ”el benân" kelimesini Râğıb; parmaklar diye izah
etmiştir. İnsana arzu ettiği şeyleri yapabilme imkânı veren haller parmaklarla
yapıldığı için bu isim verilmiştir.
5
Fakat insan ileriye doğru daima kötülük etmek ister.
Kötülük etmek anlamım veren ”yefcürû" kelimesinin aslı olan ”el-fecru", bir şeyi
geniş bir şekilde yarmak, aynı kelimenin bir başka türevi olan el-fücûr de,
dindarlık perdesini yarmak anlamındadır. Âyette mııradedilen mânâ şudur: ”İnsan
önündeki vakitlerde ve ileriki zamanlarda kötülüklerine devam etmek ister,
onlardan vazgeçmez."
Âyetteki
”ileriye doğru" anlamına gelen ”emam" kelimesi, zaman veya yer için istiare
yoluyla kullanılmıştır. Râğıb âyetle ilgili olarak: ”Kötülükleri yapabilmek için
hayatı, yaşamayı ister" izahını getirmiştir.
6
'Kıyamet günü ne zaman?' diye sorar. Bu, uzak
görme ve alay yollu bir sormadır. Kıyametin sıhhatine delâlet eden bir delilin
bulunmamasından ve durumu karışık olduğundan dolayı onu inkâr için değildir.
Aksine o, kıyamet ne zaman? diye sorarken kötülüklerine devam etmek ister. Bu
inkâr, insan tabinın şehvetlere meylettiğine işaret eder. Kıyameti düşünmek ise
şehvetleri örseler. Şüphesiz onu inkâr eder, ikrardan kaçınır.
7
Göz kamaştığı, hayret edip seğirdiği, kıyamet
gününün dehşetinden korkarak hareket ettiği,
ay tutulduğu, ışığı kaybolduğu -bu, aya
tapanlara reddir. Çünkü eğer ay, ona tapanın zannetiği gibi tanrı olsaydı,
tutulmaya karşı direnirdi. Husuf ve küsûf tutulma anlamında eş anlamlıdırlar.
Işık veren iki şeyden (ay ve güneşten) birinin
tümünün veya bir kısmının ışığının gitmesidir. Ay ve güneş tutulduğunda namaz
kılmak sünneti müekkededir. Bunlardan birisi tutulduğunda insanlar namaza
sığınırlar. Bu namaz, nafile gibi kılınır.-
8
Bak. Âyet
7.
9
güneş ve ay bir araya getirildiği zaman yani
ışıkları gittiği zaman... Nitekim Rasûlüllah'tan
böyle rivayet edilmiştir. Yani onların aralan, batıdan doğmakta birleştiği
zaman...
10
O gün yani bu işlerin vuku bulacağı gün,
kıyameti inkâr eden
insan umutsuz bir şekilde:
'Kaçış nereye?' diyecek. Çünkü, kaçışa imkân
veren alâmetler görmeyecek. Bu sözü şaşkınlığına binaen söyleyecektir.
11
Hayır... Bu: ”Kellâ: Hayır" kelimesi onun kaçış
istemesini ve temennisini reddir.
Hiç bir sığınak yoktur. Yani orada veya şu anda
mevcut bir sığınak yoktur. Bir şâir, bir beytinde âyetteki sığınak anlamında ki
”ve-zer" kelimesini kullanarak şöyle demiştir:
Ömrüne
yemin ederim ki genç için,
Ölümden ve
yaşlılıktan varıp sığınacağı bir sığınak yoktur.
Çünkü
bunlardan her biri kesin, Allah'ın emridir. Hiç kuşkusuz insana ulaşır.
12
O gün durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
Yani kulların karar kılacakları yer sadece Allah'tır. Hesap yerinde sadece
Allah'ın kendilerine emrettiği yere yönelirler. Yahut da mânâ şöyledir: Onların
işlerinin duracağı son yer Allah'tır. Çünkü o gün saltanat sadece Allah'a
aittir. Bu, ”Ve şüphesiz son varış Rabbinedir." (Necin:
42) âyetine benzer. Çünkü o gün, Allah'tan başka bir hâkim ve mâlik
yoktur.
13
O gün insana önden yapıp yolladığı yani ister
hayır olsun, ister şer, hayatında iken işlediği
ve iyi ya da kötü bir çığır gibi ölümünden
sonraya
geride veya hayatında iken Allah yolunda
harcadığı ve ölümünden sonra vârislerine
bıraktığı şeyler haber verilecek. İster iyi
olsun ister kötü herkese ameller tart ildiği zaman, arz ve muhasebe halinde
bunlar haber verilecektir. Haber verecek olan Allah'tır veya Allah'ın emri ile
melektir.
Bir
hadiste şöyle buyurulmaktadır: ”Sizden
herbirinizle Rabbi mutlaka konuşacaktır. Kendisi ile Allah arasında tercüman
yoktur. Kişi sağa bakar, sadece daha önce yapıp gönderdiklerini görür. Sol
tarafına bakar, sadece yapıp gönderdiklerini görür. Önüne bakar, yüzüne doğru
olan cehennemden başka bir şey göremez. O halde yarım hurma ile de olsa
cehennemden korununuz." (3)
3- Hadisi
Buharî, Müslim ve Tirmizî tahrîc ettiler. Bkz. Câmiu'l-Usûl, 1/428.
14
Doğrusu insan kendisine kendi amellerine
karşı apaçık
bir şahittir, delildir. Onun bütün organları
kendilerinden meydana gelen kotu amellere şahittirler. Bir başkasının haber
vermesine ihtiyaç yoktur. Çünkü o gün hallerinin tüm detaylarım bilir, kendi
aleyhine şahitlik yapar. Zira organları bunu söylerler.
15
Mazeretlerini öne sürse bile. Yani özür dilemesi
mümkün olan her türlü mazereti beyan etse bile, organları onun aleyhinde
şahitlik eder ve bu şahitlik kabul edilir. Çünkü o gün, reddetmenin ve
savunmanın değen yoktur. Zira o gün tüm gerçekliği ile hakkın açığa çıkacağı
gündür.
16
Onu. Kur'anı
çarçabuk almak için yani Kuran'ın kendisinden
alını vermesinden korkarak al el acele Kur'anı ezberine almak için daha
Cebrail sana okumakta iken
dilini kımıldatma.
17
Şüphesiz vaad gereği
onu senin kalbinde
toplamak ve okutmak dilinde okuma işini tesbit
Bize aittir. Öyleki onun mânâlarından hiçbir şey
sana gizli kalmaz, istediğin zaman okursun. Kuran, okumak anlamında mastardır,
bağışlama anlamındaki gufran kalıtımdadır.
18
O halde Biz onu okuduğumuz,
Cebrail'in diliyle sana okuma işini
tamamladığımız
zaman onun okunuşuna uy. Yani
Cebrail okumasını bitirince hemen sen okumaya
başla. İbn Abbas bu sözü, ”topladığımız ve
kalbinde tesbit ettiğimiz zaman onunla amel et" şeklinde izah etmiştir.
19
Sonra onu açıklamak Bize aittir. Yani anlamakta
zorluk çektiğin mânâ ve hükümleri Biz açıklarız. Kapalı ve zor anlaşılan sözleri
açıklayan şeye ”beyan" denilmiştir. Çünkü açığa çıkması kastedilmiş olan mânâyı
beyan etmektedir.
Tefsircilcr
şöyle demişlerdir: ”Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem)'e vahiy telkin
edildiğinde Cebrail
(aleyhisselâm)ie okuma konusunda acele ederdi. O bitirene kadar
sabretmezdi. Kendisinden kaçı vereceği endişesiyle acele ezberlemek isterdi.
Bunun üzerine, gönlünü ve kulağını ona vererek susması emredildi. Ta ki
kendisine vahiy tamamlanmış olsun. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır:
”...Sana O'nun vahyi tamamlanmadan önce Kur'an (ı
okumak)ta acele etme..." (Tâhâ: 114)
Sonra da onda iyice derinleşene kadar onu inceleme işine devam et."
"Dilini
kımddatma" sözü, Rasûlüllahi eğitmek
ve öğretmek içindir. Öğretme yönü, işaret edilen şu husustur: Allah'ı bilme
kapısı insanların çoğuna kapalıdır. Allah'ı ancak kendi halleri ile ilgili
açıdan anlarlar. O da vasıtalar açısıdır. Allah kendisi ile yaratıkları arasında
melekleri vasıta kılmıştır. Eğitim yönü ise şudur: Allah'tan vahyi getiren
Cebrail
(aleyhisselâm) olunca, onun getirdiğini, hemen söylemeye başlanıldığında
sanki onda acele edilmiş, Cebrail'e ihtiyaç
duymama gibi olmuş olur. Bu da şüphesiz edebi ihlâldir. Özellikle mürşid ve
muallime karşı olursa. Bu izah ile anlaşıldı ki, ”dilini kımddatma" sözü, konu
değişikliği (istitrâd) yoluyla vâki olmuştur.
Hazret-i Peygamberin bir vahiy geldiği
zamanki durumu acelecilik olunca ve bu sûrenin başından ”mazeretlerini öne sürse
bile" (Kıyâme: 15) âyeti vahyedilinceye kadar
bundan yasaklanmadığı için, ”dilini kımıldatma" sözüyle bundan nehyedildi. Sonra
da söz, insanlara hitap şeklinde başlanılan konuyu tamamlamaya döndü. Bu üslûp,
bir öğretmenin şu uygulamasına benzer: öğretmen öğrenciye bir konu anlatır,
öğrenci derse yakışmayacak bir şeyle meşgul olursa, öğretmen: ”Aklını bana ver
ve söylediğimi anla" der. Sonra da konuyu tamamlar. Allah'tan, her an bizi
Kur'an'a uyanlardan kılmasını dileriz.
|