18
Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Bu,
yukarıdaki tehdidin sebebini açıklamaktadır. Yani o, Kuran hakkında, onu
kötülemek için ne söyleyeceğini düşündü, gönlünde onu ölçtü ve hazırladı.
19
Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti. Onun
ölçmesinden dolayı şaşkınlık ifadesi veya alay yoluyla kendisini övmedir. Şu
anlama gelir: Kur'anin sihir olduğu tarzındaki söyledikleri, son derece düşük ve
seviyesizdir. Araplamı: ”Allah kahretsin, o ne kadar cesaretlidir. Allah rezil
etsin, o ne kadar sair idi," sözlerinin anlamı, onun cesaret ve şiirde gerçek
bir seviyeye ulaştığı, kıskananlarının ona bu şekilde beddua ettikleridir.
Rivayete
göre Velid, Rasûlüllahın yanına
uğradı. Efendimiz Hâ. Mîm. es-Secde sûresini okuyordu. Velid, Mahzuru
oğullarına: ”Vallahi, az önce Muhammed'den bir söz duydum. O ne bir insan sözü,
ne bir cin sözü. Onun bir tatlılığı, bir güzelliği var. Onun üstü ürün verici,
alt tarafı bolluk ve bereket vericidir. Şüphesiz o üstündür. Ona üstün
gelinemez," dedi. Bunu duyan Kureyşliler: ”Vallahi Velid saf değiştirdi
-dininden çıktı, başkasının dinine geçti- Vallahi bu durumda Kureyş tümüyle saf
değiştirir," dediler. Bunun üzerine Velid'in yeğeni Ebû Cehil: ”Ben onu
hallederim," dedi. Kederli bir vaziyette yanına oturdu. Onu öfkelendirecek ve
kışkırtacak şeyler söyledi:
"Şüphesiz
yaptığın, halkına ulaşmış. Senin Muhammed'e uymayı terketmen için, sana mal
topluyorlar. Senin ona, mal elde etmek için uyduğunu söylüyorlar," dedi. Velid:
”Kureyş yalan söylüyor. Onların çocuğu en çok olanı ve en zengini benim olduğumu
bilmiyorlar mı? Muhammed ve ashabı nerede? Onlar fakra ihtiyaç içerisindeler,"
dedi. Ebû Cehil: ”Halk, Kur'an ve Muhammed hakkında söylediklerini
değiştirinceye kadar, senden razı olmazlar," dedi. Velid: ”Onları topla, beni de
bırak biraz düşüneyim," dedi. Ebû Cehil Kureyşiileri topladı. Velid onlara şöyle
seslendi:
"Siz
Muhammmed'in deli olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç onun boğulduğunu gördünüz mü?
-Araplar, şeytanın deliyi boğduğuna ve onu çarptığına inanırlardı.- Onun kâhin
olduğunu söylüyorsunuz. Hiç onu kâhinlik yaparken gördünüz mü? Onun şâir
olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç onu şiir söylerken gördünüz mü? Onun yalancı
olduğunu iddia ediyorsunuz, hiç onun bir konuda yalan söylediğini denediniz mi?"
Araplar bu soruların hepsine'hayır, diyorlardı. Daha sonra Araplar: ”Öyleyse o
ne? Onun hakkında ne diyorsun?" dediler. Velid düşündü ve:
"O sadece
bir sihirbaz. Görmüyor musunuz? Adamla karısının ve çocuğunun arasını ayırıyor.
Onun söyledikleri de sihirden başka bir şey değil. Onu Babillerden naklediyor,"
dedi. Bunun üzerine toplantı yeri sevinçle çalkalandı. Oradakiler onun
dediklerini beğenerek, ondan razı ve hoşnut bir şekilde dağıldılar.
20
Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti! Kötülemekte ve
şaşkınlıkta mübalâğa için tekrardır.
21
Sonra Kur'anı tekrar tekrar gözden geçirip
düşündü.
22
Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. Yani
kötülükten gözleri arası büzüldü, yüzü simsiyah kesildi. Çünkü Kuranda
ayıplayacak bir şey bulamadı.
23
Sonra Hakka
arkasını döndü ve ona uymakta
kibirlendi.
24
Ve Hakka sırt çevirdikten sonra
dedi ki: 'Bu, Muhammedin söyledikleri, yani
Kuran
sadece öteden beri nakledilegelen ve başkasından
öğrenilen
bir sihirdir. ”Nakledilegelen" diye çevirdiğimiz
”yü'serû" kelimesinden türeme İslâm kültüründe bazı terimler vardır. Meselâ ”Hadisûn
me'sûra: nakledilen hadis", ”Ediyetün
me'sûra: büyüklerden nakledilen dualar" bunlardandır.
25
Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.'
Önceki âyetteki mânâyı te'kittir. Velid, bu sözleri azgınlık ve inat ederek
söylemiştir. İnanarak değil. Daha önce geçen; ”Kuran insan ve cin sözü
değildir," tarzındaki ikrarı buna işaret etmektedir.
Allahü teâlâ şöyle buyurdu:
26
Ben onu Sekar'a atacağım. Yani cehenneme
sokacağım. Sı hah adındaki sözlükte; ”sekar'ın cehennemin isimlerinden birisi
olduğu söylenir. Cehennemin altıncı tabakasının adı olduğu da söylenmiştir. Acı
verdiği için bu isim verilmiştir.
27
Sen Sekar'ın ne olduğunu bilir misin? Bu sözle,
korkutma ve endişelendirmek kastedilmiştir. Âyetin anlamı şöyledir: Sekar'ın
özelliklerinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Yani o çok acıdır. Bu sözde,
cehennemin durumunu büyültme vardır.
28
O ne geri bırakır, ne de azaptan vazgeçer. Yani
kendisine atılan her şeyi yakarak helak eder, hiç bir şey bırakmaz.
29
İnsanın derisini kavurur. ”İnsan derisi" diye
ifade ettiğimiz ”el-heşer" kelimesi, ”beşeretim" kelimesinin çoğuludur. Yani
cehennem, derinin en üstünü, görünen kısmını değiştirir, karartır. Bu âyetin
anlamı: ”Ateş deriyi alazlayıp yakar ve geceden daha kara bir halde bırakır"
şeklinde de açıklanmıştır. Bir diğer izah ise şu şekildedir: Cehennem insanı
yakıcıdır. Derileri beş yüz yıllık mesafeden alazlayıp yakar. Bu. ”Cehennem,
görecek olana gösterilir." (Nâziât: 36)
âyetindeki mânâ gibidir. Cennetin esintisi beş yüz yıllık mesafeden müminlere
ulaştığı gibi, cehennemin yakıcı rüzgârı ve harareti de o kadar mesafeden
kâfirlere ulaşır.
30
Orada Sekar'da onun işlerini gören
on dokuz (görevli) melek
vardır. Onlar, Mâlik ve onunla birlikte on sekiz
melektir. Gözleri, çakan şimşek gibi; köpek dişleri, dokumacı tarağı gibidir.
Cehennemin alevi ağızlarından çıkar. Her birinin iki omuzu arası bir yıllık
yürüme mesafesi kadardır. Kendilerinden şefkat ve merhamet duyguları alınmıştır.
Her birisi avucunda yetmiş bin kişiyi alıp, cehennemin istediği yerine fırlatır.
31
Biz cehennemin işlerine bakanları, onun işlerini
yürüten, cehennemliklere azabetme görevini yapanları
sadece meleklerden görevlendirdik. Ta ki
insanlar ve cinlerden, azabedilenlere ayrı cinsten olsunlar, onlara acımasınlar,
meyletmesinler. Çünkü aynı cinsten olmak, şefkat göstermeye daha çok
ihtimallidir. Bir de onlar, yaratıkların en güçlüleri, Allah'ın hakkını ve onun
için öfkelenmeyi daha sağlam yapan, işkence açısından da yaratıkların en
şiddetlileridirler. Bir haberde geçtiğine göre, onlardan bir tekinin gücü, tüm
insanların ve cinlerin gücü kadardır. Birisi boynunda bir dağ olduğu halde, tüm
halkı önünde sürer ve cehenneme atar. Üzerlerine de dağı atar.
Rivayete
göre ”Orada on dokuz (görevli) vardır?'
(Müddessir: 30) âyeti indiğinde Ebû Cehil,
Kureyş'lilere: ”Sizden her on kişi, onlardan bir adamı tutmaktan âciz mi?" dedi.
Ebu'l-Esved el-Cahmî adındaki güçlü kuvvetli şahıs: ”Ben onlardan on yedisine
yeterim. Siz de ikisinin hakkından gelin" dedi. Bunun üzerine üzerinde
durduğumuz âyet indi. Âyet şu anlamdadır: Biz onları kendilerine güç yeten,
sizin cinsinizden insanlar yapmadık. Meleklere kim galip gelebilir? Onlardan bir
teki tüm yaratıkların ruhlarını alır. Onlardan birisinin, yeri alt üst edecek,
altını üstüne getirecek gücü var.
Onların sayılarını da inkarcılar için sadece bir fitne
ye ve küfre düşme sebebi
kıldık. O sayı on dokuzdur. Şuna da işaret etmek
gerekir: Burada maksat, onların sayısının, bu muayyen sayı olduğunu söylemek
değildir. Aksine onu aynı zamanda Kuranda tesbittir ki o da, cehennemde on dokuz
tane görevli melek olduğu hükmüdür. Çünkü onların fitneye düşmeleri, imtihan
edilmeleri ancak bununla yani onları azımsayarak ve yadırgayarak gerçekleşir. Bu
kadarcık az meleğin, çok büyük yığınların işini üstlenmesini yadırgarlar ve
söylenildiği şekilde onlarla alay ederler.
Ta ki kendilerine kitap verilenler, kesin bilgi
edinsinler, kitaplarındaki bilgilere uygun gördükleri için,
Hazret-i Muhammed'in
Peygamber, Kur'anin da hak kitap olduğu
inancını elde etsinler.
Denildiğine
göre Yehudiler Hazret-i Peygamber'e
cehennemin bekçilerini ve sayılarını sordular.
Rasûlüllah da onların on dokuz olduğunu söyleyerek cevapladı.
İman edenlerin de imanı artsın, yani ehl-i
kitabın hakkı teslim ve tasdik ettiklerini görünce iman kırı güçlensin.
Hem kendilerine kitap verilenler ve hem de inananlar
şüpheye düşmesinler. Bu, önceki cümledeki hükmü güçlendirmektedir. Çünkü
bir şeyin varlığını ispattan sonra, onun zıddını inkâr, o şeyi ispatta daha
güçlü bir ifade tarzıdır.
Kalplerinde hastalık şüphe ve nifak
olanlar ve inkarcılar da:
'Allah bu darb-ı mesel gibi garipsenen
(sayı) ile misal olarak neyi murad etmiştir?' desinler.
İşte böyle, Allah dilediğini Ebü Cehil ve arkadaşları gibi cehennemin
görevlilerini inkâr edenleri
şaşırtır,
Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve
sellem)'in ashabı gibi hidayetini
dilediğini de doğru yola getirir. Rabbinin ordularını,
içerisinde anılan meleklerin de bulunduğu, yaratıklarının toplamım
kendisinden başkası bilmez. Çünkü onlar çok
fazladır. Yeryüzünde ne kadar ev, oda, zaviye varsa hepsi, Allah'tan başka
kimsenin bilmediği şeyle mâmurdur. Bunun için,
Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve
sellem) insanın hanımları ile yalnız kaldığında da örtünmesini, çıplak
olarak cinsî ilişkide bulunmamasını emretmiştir.
Zebanilerin
sayılarının bildirilmesinde bir hikmet vardır. Çünkü Allah'ın orduları sayı
sınırının dışındadır. Allahü teâlâ
işlerin yularım bu meleklerin ellerine verdiği gibi, onların kimileri de
kulelerinde ve evlerinde oturtmaktadırlar. Onların kimilerini de örtüler ve
perdelerden göklerdeki evlerine indirmiştir. Böylece her semada emrine âmâde
melekler koymuş, onları semanın katları üzerinde tutmuştur. Onlardan kimisi,
gece ve gündüz bizden Allah'a. Allah'tan bize akşam sabah inip çıkan
meleklerdir. Bizim hakkımızda sadece hayır söylerler. Kinlileri dünyadakiler
için istiğfar ederler, kimileri mü'minler için istiğfar ederler. Kimileri
şeriatleri yerine ulaştırmakla, kimileri ölümle, kinlileri ilham etmekle,
kimileri rahimlerde Allah'a ait olanlara şekil vermekle, kimileri de sûra
liflemekle görevlidirler. Onlardan on dokuz tanesi de cehennemde görevlidir.
Yine meleklerden rızıklarla, yağmurlarla görevli olanlar var. Onlar arasında saf
saf dizilenler, toplayıp sürenler, okuyup zikredenler, taksim edenler,
gönderilenler, şiddetle esenler, söküp çıkaranlar, yavaşça çekenler, yarış
edenler, yüzenler, iş çevirenler, telkinde bulunanlar vardır. Bu yüzden ”Bizden
herhirimiz için, bilinen bir makam vardır." (Sâffât:
164) demişlerdir. Allah'ın, âlemde yarattığı hiçbir olay yok ki, onu icra
etmesi için meleklerden birisini vekil eder olmasın.
Bu, insanlar için öğütten, hatırlatmadan ve
küfür ve sapıklığın kötü sonucu ile onları korkutmadan
başka bir şey değildir. Ta ki öğüt alsınlar ve
Allah'ın, insanların ve cinlerin kâfirlerine ve âsilerine, bu sayıda melekle
azap edeceğine muktedir olduğunu bilsinler. Özellikle O, bu konuda asla
yardımcıya muhtaç değildir. Çünkü Allahü teâlâ,
insanoğlunun gözünde bir tek kılı oynatsa, vücudundaki damarlardan sadece
birisine acı verse bu ona belâ ve ınihmet olarak yeter. O bir ihtiyaca binaen
değil, bir hikmete göre ordular yaratmış, sayılar tespit etmiştir.
32
Hayır, hayır. Bu, sekar'ı
(cehennemi) inkâr edenleri red ve azarlamadır.
Yani: ”Onu inkârdan uzak dur, Çünkü o haktır," anlamındadır.
Yemin olsun aya. Bu, aya şeref isnadı yoluyla
yapılan bir yemin ve onun hayret verici hallerine, tek bir düzen dahilinde
muhtelif hareketlerindeki gücünü düşünmeye dikkat çekmektir. Ebui-Leys ise bu
yeminin ”an do İs un ayı yaratana" takdirinde olduğunu söyler.
33
Döndüğü, ayrılıp gittiği
zaman geceye.
34
Ağardığı açıldığı, rengi ve yüzü parladığı
zaman sabaha. O, kızıllığın altındaki beyazlığın
çıkışıdır ki bu da ikinci şafaktır. O, güneşin geceden sonraki ilk
hakimiyetidir. Bundan sonra güneş yuvarlağı doğar. Sabah gündüzün başlangıcıdır.
Güneşin kenarı ile ufkun kızardığı vakittir. Fecir ise, güneş ışınlarının en alt
yörüngeden çıkmasıdır. Güneş dünya yüzeyi üzerine çıktığında onu dağlar,
denizler ve yüksek bölgeler karşılar. Işınları dünyanın ortasında enlemesine
yayılarak çıkar. Bu izahlardan, âyetteki ay, gece ve gündüzün cehennemin ve
belâlarının zikri makamında zikredilisinin güzelliği açığa çıkmış oldu.
35
Şüphesiz o sekar, yani cehennem
sizden ileri gitmek hayra, cennete ve taate
koşmak
veya günah işleyerek
geri kalmak isteyen için, -Allah öncekileri
hidayete erdirir, sonrakileri saptırır. Bu, rahmet veya azabın meydana gelişinde
kulun kazancının katkısı olduğuna işarettir.-
insan için büyük uyarıcı belâlardan veya çok
büyük felâketlerden
biridir.
36
Bak. Âyet
35.
37
Bak. Âyet
35.
38
Mükellef
olan insanların ve cinlerin nefislerinden
her nefis kazandığına karşılık, kazandığı kötü
amelleri sebebiyle Allah katında
bir rehindir. Mükellefin yani yetişkin ergin
insanın nefsi, sırf kendi hakkı olarak sorumlu tuttuğu yükümlülükler
karşılığında Allah'ın yanında mahpustur. Eğer mükellef, onları gerektiği şekilde
eda ederse boynunu ve canını kurtarır. Aksi halde nefsi Allah'ın yanında rehin
ve mahpus olarak kalır.
39
Ancak sağcılar müstesna. Sağcılar, müminlerden,
sâlih amel işleyenlerdir. Yani onlar, işledikleri iyi ameller sebebiyle rehin
verenin borcunu ödeyerek rehnini kurtardığı gibi, boyunlarını kurtaranlardır.
40
Onlar cennetlerdedirler. Âyetteki ”cennetler"
kelimesi, belirsiz olarak getirilmiştir. Bu, işaret ediyor ki: Cennetlerin
hakikati anlaşılmaz, nitelikleri vasfedilmez. Maksat şudur: Mü'minlerden her
biri, o cennetlereden birisine nail olur.
Suçluları soruştururlar: Yani suçlulara
hallerini sorarlar. Sonrasındaki ibare delâlet ettiği için, sorulan şey
hazfedilmiştir. Rivayet edilir ki, Allahü teâlâ
cennetlikler cennette iken, suçluları onların gözleri önüne getirir.
Onlar da, cehennemlikleri onlar cehennemde iken görüp dururlar ve hallerinden
sorarlar:
41
Bak. Âyet
40.
42
'Nedir sizi Sekar'a sokan?' diye. Yani sizin
oraya giriş sebebiniz ne?
Eğer:
”Onlar bunun sebebini bilip dururken niçin soruyorlar" dersen, ”Onları
azarlamak, üzmek için ve Allah'ın kitabında anlattığı şey dinleyenlere öğüt
olsun diye" derim.
43
Suçlular soranlara cevap vererek
derler ki: ’Biz farz olan
namazları
kılanlardan değildik. Namazın farz olduğunu
ikrar etmemiz ve onları kılmamamız bizi oraya soktu.
44
Yoksulu doyurmuyorduk. Bu, farz olan fakir
doyurma işini sürekli olarak terk mânâsındadır. Çünkü görev olmayan bir şeyi
terketmckten dolayı azap etmek caiz değildir. Onlar: ”...Allah dikseydi
doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım?..."
(Yasin: 47) diyorlardı. Yemek yedirmek suretiyle yoksullara merhamet
etmiyorlar ve buna teşvik etmiyorlardı.
Bu ifade,
cimriliği kınamakta ve hesaba çekilme konusunda kâfirlerin de, dinin füruatına
yani ayrıntılı bir şekilde hükümlerine muhatap olduklarına delâlet etmektedir.
Bu, onların hayır kazanmaktaki kusurlarından ve müminlerden namaz kılıp zekât
verenlerin nail oldukları şeylerden mahrumiyetlerinden ötürü bir pişmanlık ve
üzüntü ifadesidir.
45
Batıl şeylere dalanlarla, dalar giderdik.
Buradaki ”bâtıl"dan murad, Hazret-i Peygamberi
ve ashabını kötülemek, onlar hakkında gıybet etmek, ”o şâirdir veya sihirbazdır
ya da kâhindir" demek ve benzeri şeylerdir. ”Dalmak", çirkin olan ve lüzumsuz
olan bâtıla başlamaktır.
46
Ceza gününü yalanlardık. En büyüğü olmasına
rağmen, bu suçlarının geriye bırakılması, çirkinden daha çirkine çıkma tarzında
bir üslup izlemek içindir. Sanki onlar: ”Biz bütün bunların ötesinde, ceza
gününü bile yalanlıyorduk," demişlerdir.
47
Nihayet bize ölüm geldi.'“Ölüm", ”el-yakîn"
kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü o, geleceğinde hiç şüphe olmayan kesin bir
şeydir.
Eğer:
”Onların her biri, bu dört şeyin hepsiyle mi cehenneme girdi, yoksa bir kısmı
bazısıyla, bir kısmı diğer bazısıyla mı girdi? Hangisini söylemek istiyorlar?"
denilirse, ben şöyle derim: ”Keşşafta da belirtildiği üzere, her ikisi de
muhtemeldir." Bu söz, onların cehennemde kalışlarının, bu rezalet ve
kepazelikleri sebebiyle olduğuna işaret etmektedir.
|