Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Yeni Pencere

Geri

 

SAYFA :

575

 

074 - MÜDDESSİR SÛRESİ

 

CÜZ :

29

 

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

18

Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Bu, yukarıdaki tehdidin sebebini açıklamaktadır. Yani o, Kuran hakkında, onu kötülemek için ne söyleyeceğini düşündü, gönlünde onu ölçtü ve hazırladı.

19

Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti. Onun ölçmesinden dolayı şaşkınlık ifadesi veya alay yoluyla kendisini övmedir. Şu anlama gelir: Kur'anin sihir olduğu tarzındaki söyledikleri, son derece düşük ve seviyesizdir. Araplamı: ”Allah kahretsin, o ne kadar cesaretlidir. Allah rezil etsin, o ne kadar sair idi," sözlerinin anlamı, onun cesaret ve şiirde gerçek bir seviyeye ulaştığı, kıskananlarının ona bu şekilde beddua ettikleridir.

Rivayete göre Velid, Rasûlüllahın yanına uğradı. Efendimiz Hâ. Mîm. es-Secde sûresini okuyordu. Velid, Mahzuru oğullarına: ”Vallahi, az önce Muhammed'den bir söz duydum. O ne bir insan sözü, ne bir cin sözü. Onun bir tatlılığı, bir güzelliği var. Onun üstü ürün verici, alt tarafı bolluk ve bereket vericidir. Şüphesiz o üstündür. Ona üstün gelinemez," dedi. Bunu duyan Kureyşliler: ”Vallahi Velid saf değiştirdi -dininden çıktı, başkasının dinine geçti- Vallahi bu durumda Kureyş tümüyle saf değiştirir," dediler. Bunun üzerine Velid'in yeğeni Ebû Cehil: ”Ben onu hallederim," dedi. Kederli bir vaziyette yanına oturdu. Onu öfkelendirecek ve kışkırtacak şeyler söyledi:

"Şüphesiz yaptığın, halkına ulaşmış. Senin Muhammed'e uymayı terketmen için, sana mal topluyorlar. Senin ona, mal elde etmek için uyduğunu söylüyorlar," dedi. Velid: ”Kureyş yalan söylüyor. Onların çocuğu en çok olanı ve en zengini benim olduğumu bilmiyorlar mı? Muhammed ve ashabı nerede? Onlar fakra ihtiyaç içerisindeler," dedi. Ebû Cehil: ”Halk, Kur'an ve Muhammed hakkında söylediklerini değiştirinceye kadar, senden razı olmazlar," dedi. Velid: ”Onları topla, beni de bırak biraz düşüneyim," dedi. Ebû Cehil Kureyşiileri topladı. Velid onlara şöyle seslendi:

"Siz Muhammmed'in deli olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç onun boğulduğunu gördünüz mü? -Araplar, şeytanın deliyi boğduğuna ve onu çarptığına inanırlardı.- Onun kâhin olduğunu söylüyorsunuz. Hiç onu kâhinlik yaparken gördünüz mü? Onun şâir olduğunu iddia ediyorsunuz. Hiç onu şiir söylerken gördünüz mü? Onun yalancı olduğunu iddia ediyorsunuz, hiç onun bir konuda yalan söylediğini denediniz mi?" Araplar bu soruların hepsine'hayır, diyorlardı. Daha sonra Araplar: ”Öyleyse o ne? Onun hakkında ne diyorsun?" dediler. Velid düşündü ve:

"O sadece bir sihirbaz. Görmüyor musunuz? Adamla karısının ve çocuğunun arasını ayırıyor. Onun söyledikleri de sihirden başka bir şey değil. Onu Babillerden naklediyor," dedi. Bunun üzerine toplantı yeri sevinçle çalkalandı. Oradakiler onun dediklerini beğenerek, ondan razı ve hoşnut bir şekilde dağıldılar.

20

Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti! Kötülemekte ve şaşkınlıkta mübalâğa için tekrardır.

21

Sonra Kur'anı tekrar tekrar gözden geçirip

düşündü.

22

Sonra suratını astı, kaşlarını çattı. Yani kötülükten gözleri arası büzüldü, yüzü simsiyah kesildi. Çünkü Kuranda ayıplayacak bir şey bulamadı.

23

Sonra Hakka

arkasını döndü ve ona uymakta

kibirlendi.

24

Ve Hakka sırt çevirdikten sonra

dedi ki: 'Bu, Muhammedin söyledikleri, yani Kuran

sadece öteden beri nakledilegelen ve başkasından öğrenilen

bir sihirdir. ”Nakledilegelen" diye çevirdiğimiz ”yü'serû" kelimesinden türeme İslâm kültüründe bazı terimler vardır. Meselâ ”Hadisûn me'sûra: nakledilen hadis", ”Ediyetün me'sûra: büyüklerden nakledilen dualar" bunlardandır.

25

Bu, insan sözünden başka bir şey değildir.' Önceki âyetteki mânâyı te'kittir. Velid, bu sözleri azgınlık ve inat ederek söylemiştir. İnanarak değil. Daha önce geçen; ”Kuran insan ve cin sözü değildir," tarzındaki ikrarı buna işaret etmektedir. Allahü teâlâ  şöyle buyurdu:

26

Ben onu Sekar'a atacağım. Yani cehenneme sokacağım. Sı hah adındaki sözlükte; ”sekar'ın cehennemin isimlerinden birisi olduğu söylenir. Cehennemin altıncı tabakasının adı olduğu da söylenmiştir. Acı verdiği için bu isim verilmiştir.

27

Sen Sekar'ın ne olduğunu bilir misin? Bu sözle, korkutma ve endişelendirmek kastedilmiştir. Âyetin anlamı şöyledir: Sekar'ın özelliklerinin ne olduğunu sana ne bildirdi? Yani o çok acıdır. Bu sözde, cehennemin durumunu büyültme vardır.

28

O ne geri bırakır, ne de azaptan vazgeçer. Yani kendisine atılan her şeyi yakarak helak eder, hiç bir şey bırakmaz.

29

İnsanın derisini kavurur. ”İnsan derisi" diye ifade ettiğimiz ”el-heşer" kelimesi, ”beşeretim" kelimesinin çoğuludur. Yani cehennem, derinin en üstünü, görünen kısmını değiştirir, karartır. Bu âyetin anlamı: ”Ateş deriyi alazlayıp yakar ve geceden daha kara bir halde bırakır" şeklinde de açıklanmıştır. Bir diğer izah ise şu şekildedir: Cehennem insanı yakıcıdır. Derileri beş yüz yıllık mesafeden alazlayıp yakar. Bu. ”Cehennem, görecek olana gösterilir." (Nâziât: 36) âyetindeki mânâ gibidir. Cennetin esintisi beş yüz yıllık mesafeden müminlere ulaştığı gibi, cehennemin yakıcı rüzgârı ve harareti de o kadar mesafeden kâfirlere ulaşır.

30

Orada Sekar'da onun işlerini gören

on dokuz (görevli) melek

vardır. Onlar, Mâlik ve onunla birlikte on sekiz melektir. Gözleri, çakan şimşek gibi; köpek dişleri, dokumacı tarağı gibidir. Cehennemin alevi ağızlarından çıkar. Her birinin iki omuzu arası bir yıllık yürüme mesafesi kadardır. Kendilerinden şefkat ve merhamet duyguları alınmıştır. Her birisi avucunda yetmiş bin kişiyi alıp, cehennemin istediği yerine fırlatır.

31

Biz cehennemin işlerine bakanları, onun işlerini yürüten, cehennemliklere azabetme görevini yapanları

sadece meleklerden görevlendirdik. Ta ki insanlar ve cinlerden, azabedilenlere ayrı cinsten olsunlar, onlara acımasınlar, meyletmesinler. Çünkü aynı cinsten olmak, şefkat göstermeye daha çok ihtimallidir. Bir de onlar, yaratıkların en güçlüleri, Allah'ın hakkını ve onun için öfkelenmeyi daha sağlam yapan, işkence açısından da yaratıkların en şiddetlileridirler. Bir haberde geçtiğine göre, onlardan bir tekinin gücü, tüm insanların ve cinlerin gücü kadardır. Birisi boynunda bir dağ olduğu halde, tüm halkı önünde sürer ve cehenneme atar. Üzerlerine de dağı atar.

Rivayete göre ”Orada on dokuz (görevli) vardır?' (Müddessir: 30) âyeti indiğinde Ebû Cehil, Kureyş'lilere: ”Sizden her on kişi, onlardan bir adamı tutmaktan âciz mi?" dedi. Ebu'l-Esved el-Cahmî adındaki güçlü kuvvetli şahıs: ”Ben onlardan on yedisine yeterim. Siz de ikisinin hakkından gelin" dedi. Bunun üzerine üzerinde durduğumuz âyet indi. Âyet şu anlamdadır: Biz onları kendilerine güç yeten, sizin cinsinizden insanlar yapmadık. Meleklere kim galip gelebilir? Onlardan bir teki tüm yaratıkların ruhlarını alır. Onlardan birisinin, yeri alt üst edecek, altını üstüne getirecek gücü var.

Onların sayılarını da inkarcılar için sadece bir fitne ye ve küfre düşme sebebi

kıldık. O sayı on dokuzdur. Şuna da işaret etmek gerekir: Burada maksat, onların sayısının, bu muayyen sayı olduğunu söylemek değildir. Aksine onu aynı zamanda Kuranda tesbittir ki o da, cehennemde on dokuz tane görevli melek olduğu hükmüdür. Çünkü onların fitneye düşmeleri, imtihan edilmeleri ancak bununla yani onları azımsayarak ve yadırgayarak gerçekleşir. Bu kadarcık az meleğin, çok büyük yığınların işini üstlenmesini yadırgarlar ve söylenildiği şekilde onlarla alay ederler.

Ta ki kendilerine kitap verilenler, kesin bilgi edinsinler, kitaplarındaki bilgilere uygun gördükleri için, Hazret-i Muhammed'in Peygamber, Kur'anin da hak kitap olduğu inancını elde etsinler.

Denildiğine göre Yehudiler Hazret-i Peygamber'e cehennemin bekçilerini ve sayılarını sordular. Rasûlüllah da onların on dokuz olduğunu söyleyerek cevapladı.

İman edenlerin de imanı artsın, yani ehl-i kitabın hakkı teslim ve tasdik ettiklerini görünce iman kırı güçlensin.

Hem kendilerine kitap verilenler ve hem de inananlar şüpheye düşmesinler. Bu, önceki cümledeki hükmü güçlendirmektedir. Çünkü bir şeyin varlığını ispattan sonra, onun zıddını inkâr, o şeyi ispatta daha güçlü bir ifade tarzıdır.

Kalplerinde hastalık şüphe ve nifak

olanlar ve inkarcılar da:

'Allah bu darb-ı mesel gibi garipsenen

(sayı) ile misal olarak neyi murad etmiştir?' desinler. İşte böyle, Allah dilediğini Ebü Cehil ve arkadaşları gibi cehennemin görevlilerini inkâr edenleri

şaşırtır, Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ashabı gibi hidayetini

dilediğini de doğru yola getirir. Rabbinin ordularını, içerisinde anılan meleklerin de bulunduğu, yaratıklarının toplamım

kendisinden başkası bilmez. Çünkü onlar çok fazladır. Yeryüzünde ne kadar ev, oda, zaviye varsa hepsi, Allah'tan başka kimsenin bilmediği şeyle mâmurdur. Bunun için, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanın hanımları ile yalnız kaldığında da örtünmesini, çıplak olarak cinsî ilişkide bulunmamasını emretmiştir.

Zebanilerin sayılarının bildirilmesinde bir hikmet vardır. Çünkü Allah'ın orduları sayı sınırının dışındadır. Allahü teâlâ  işlerin yularım bu meleklerin ellerine verdiği gibi, onların kimileri de kulelerinde ve evlerinde oturtmaktadırlar. Onların kimilerini de örtüler ve perdelerden göklerdeki evlerine indirmiştir. Böylece her semada emrine âmâde melekler koymuş, onları semanın katları üzerinde tutmuştur. Onlardan kimisi, gece ve gündüz bizden Allah'a. Allah'tan bize akşam sabah inip çıkan meleklerdir. Bizim hakkımızda sadece hayır söylerler. Kinlileri dünyadakiler için istiğfar ederler, kimileri mü'minler için istiğfar ederler. Kimileri şeriatleri yerine ulaştırmakla, kimileri ölümle, kinlileri ilham etmekle, kimileri rahimlerde Allah'a ait olanlara şekil vermekle, kimileri de sûra liflemekle görevlidirler. Onlardan on dokuz tanesi de cehennemde görevlidir. Yine meleklerden rızıklarla, yağmurlarla görevli olanlar var. Onlar arasında saf saf dizilenler, toplayıp sürenler, okuyup zikredenler, taksim edenler, gönderilenler, şiddetle esenler, söküp çıkaranlar, yavaşça çekenler, yarış edenler, yüzenler, iş çevirenler, telkinde bulunanlar vardır. Bu yüzden ”Bizden herhirimiz için, bilinen bir makam vardır." (Sâffât: 164) demişlerdir. Allah'ın, âlemde yarattığı hiçbir olay yok ki, onu icra etmesi için meleklerden birisini vekil eder olmasın.

Bu, insanlar için öğütten, hatırlatmadan ve küfür ve sapıklığın kötü sonucu ile onları korkutmadan

başka bir şey değildir. Ta ki öğüt alsınlar ve Allah'ın, insanların ve cinlerin kâfirlerine ve âsilerine, bu sayıda melekle azap edeceğine muktedir olduğunu bilsinler. Özellikle O, bu konuda asla yardımcıya muhtaç değildir. Çünkü Allahü teâlâ, insanoğlunun gözünde bir tek kılı oynatsa, vücudundaki damarlardan sadece birisine acı verse bu ona belâ ve ınihmet olarak yeter. O bir ihtiyaca binaen değil, bir hikmete göre ordular yaratmış, sayılar tespit etmiştir.

32

Hayır, hayır. Bu, sekar'ı (cehennemi) inkâr edenleri red ve azarlamadır. Yani: ”Onu inkârdan uzak dur, Çünkü o haktır," anlamındadır.

Yemin olsun aya. Bu, aya şeref isnadı yoluyla yapılan bir yemin ve onun hayret verici hallerine, tek bir düzen dahilinde muhtelif hareketlerindeki gücünü düşünmeye dikkat çekmektir. Ebui-Leys ise bu yeminin ”an do İs un ayı yaratana" takdirinde olduğunu söyler.

33

Döndüğü, ayrılıp gittiği

zaman geceye.

34

Ağardığı açıldığı, rengi ve yüzü parladığı

zaman sabaha. O, kızıllığın altındaki beyazlığın çıkışıdır ki bu da ikinci şafaktır. O, güneşin geceden sonraki ilk hakimiyetidir. Bundan sonra güneş yuvarlağı doğar. Sabah gündüzün başlangıcıdır. Güneşin kenarı ile ufkun kızardığı vakittir. Fecir ise, güneş ışınlarının en alt yörüngeden çıkmasıdır. Güneş dünya yüzeyi üzerine çıktığında onu dağlar, denizler ve yüksek bölgeler karşılar. Işınları dünyanın ortasında enlemesine yayılarak çıkar. Bu izahlardan, âyetteki ay, gece ve gündüzün cehennemin ve belâlarının zikri makamında zikredilisinin güzelliği açığa çıkmış oldu.

35

Şüphesiz o sekar, yani cehennem

sizden ileri gitmek hayra, cennete ve taate koşmak

veya günah işleyerek

geri kalmak isteyen için, -Allah öncekileri hidayete erdirir, sonrakileri saptırır. Bu, rahmet veya azabın meydana gelişinde kulun kazancının katkısı olduğuna işarettir.-

insan için büyük uyarıcı belâlardan veya çok büyük felâketlerden

biridir.

36

Bak. Âyet 35.

37

Bak. Âyet 35.

38

Mükellef olan insanların ve cinlerin nefislerinden

her nefis kazandığına karşılık, kazandığı kötü amelleri sebebiyle Allah katında

bir rehindir. Mükellefin yani yetişkin ergin insanın nefsi, sırf kendi hakkı olarak sorumlu tuttuğu yükümlülükler karşılığında Allah'ın yanında mahpustur. Eğer mükellef, onları gerektiği şekilde eda ederse boynunu ve canını kurtarır. Aksi halde nefsi Allah'ın yanında rehin ve mahpus olarak kalır.

39

Ancak sağcılar müstesna. Sağcılar, müminlerden, sâlih amel işleyenlerdir. Yani onlar, işledikleri iyi ameller sebebiyle rehin verenin borcunu ödeyerek rehnini kurtardığı gibi, boyunlarını kurtaranlardır.

40

Onlar cennetlerdedirler. Âyetteki ”cennetler" kelimesi, belirsiz olarak getirilmiştir. Bu, işaret ediyor ki: Cennetlerin hakikati anlaşılmaz, nitelikleri vasfedilmez. Maksat şudur: Mü'minlerden her biri, o cennetlereden birisine nail olur.

Suçluları soruştururlar: Yani suçlulara hallerini sorarlar. Sonrasındaki ibare delâlet ettiği için, sorulan şey hazfedilmiştir. Rivayet edilir ki, Allahü teâlâ  cennetlikler cennette iken, suçluları onların gözleri önüne getirir. Onlar da, cehennemlikleri onlar cehennemde iken görüp dururlar ve hallerinden sorarlar:

41

Bak. Âyet 40.

42

'Nedir sizi Sekar'a sokan?' diye. Yani sizin oraya giriş sebebiniz ne?

Eğer: ”Onlar bunun sebebini bilip dururken niçin soruyorlar" dersen, ”Onları azarlamak, üzmek için ve Allah'ın kitabında anlattığı şey dinleyenlere öğüt olsun diye" derim.

43

Suçlular soranlara cevap vererek

derler ki: ’Biz farz olan

namazları

kılanlardan değildik. Namazın farz olduğunu ikrar etmemiz ve onları kılmamamız bizi oraya soktu.

44

Yoksulu doyurmuyorduk. Bu, farz olan fakir doyurma işini sürekli olarak terk mânâsındadır. Çünkü görev olmayan bir şeyi terketmckten dolayı azap etmek caiz değildir. Onlar: ”...Allah dikseydi doyurabileceği bir kimseyi biz mi doyuralım?..." (Yasin: 47) diyorlardı. Yemek yedirmek suretiyle yoksullara merhamet etmiyorlar ve buna teşvik etmiyorlardı.

Bu ifade, cimriliği kınamakta ve hesaba çekilme konusunda kâfirlerin de, dinin füruatına yani ayrıntılı bir şekilde hükümlerine muhatap olduklarına delâlet etmektedir. Bu, onların hayır kazanmaktaki kusurlarından ve müminlerden namaz kılıp zekât verenlerin nail oldukları şeylerden mahrumiyetlerinden ötürü bir pişmanlık ve üzüntü ifadesidir.

45

Batıl şeylere dalanlarla, dalar giderdik. Buradaki ”bâtıl"dan murad, Hazret-i Peygamberi ve ashabını kötülemek, onlar hakkında gıybet etmek, ”o şâirdir veya sihirbazdır ya da kâhindir" demek ve benzeri şeylerdir. ”Dalmak", çirkin olan ve lüzumsuz olan bâtıla başlamaktır.

46

Ceza gününü yalanlardık. En büyüğü olmasına rağmen, bu suçlarının geriye bırakılması, çirkinden daha çirkine çıkma tarzında bir üslup izlemek içindir. Sanki onlar: ”Biz bütün bunların ötesinde, ceza gününü bile yalanlıyorduk," demişlerdir.

47

Nihayet bize ölüm geldi.'“Ölüm", ”el-yakîn" kelimesi ile ifade edilmiştir. Çünkü o, geleceğinde hiç şüphe olmayan kesin bir şeydir.

Eğer: ”Onların her biri, bu dört şeyin hepsiyle mi cehenneme girdi, yoksa bir kısmı bazısıyla, bir kısmı diğer bazısıyla mı girdi? Hangisini söylemek istiyorlar?" denilirse, ben şöyle derim: ”Keşşafta da belirtildiği üzere, her ikisi de muhtemeldir." Bu söz, onların cehennemde kalışlarının, bu rezalet ve kepazelikleri sebebiyle olduğuna işaret etmektedir.

 

 

 

 

Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Aynı Pencere

Geri

 

(T :  M : 1725  H : 1137)

 

RÛHU'L-BEYÂN TEFSÎR-İ - (TÜRKÇE)

 

HANEFÎ

 

İleri

Sayfayı Büyüterek Aynı Pencerede Aç