43
Ona bizden bir rahmet ve saf akıl sahipleri için bir
öğüt olmak üzere ailesini de onlarla beraber bir mislini de bağışladık.
44
"Eline bir demet sap al; onunla (karına) vur ve
yeminini bozma” (dedik). Gerçekten biz onu sabırlı bulduk. (O) ne güzel kııldu!
Gerçekten o, (Rabbine) çok yönelen idi.
"Eline bir demet al": Eğer Allah şifa
verirse karısına yüz değnek vuracağına yemin etmişti.
Bu yemin
sebebinde de üç görüş vardır:
Birincisi: İblis, Eyyub’un karısının yoluna
doktor kılığında oturdu, kadın ona:
"Ey Allah’ın
kulu, burada derde müptela biri vardır, onu tedavi edebilir misin?” dedi. O da:
İsterse ona şifa veririm, ancak iyileştiği zaman, sen şifa verdin demek
şartıyla, dedi. O da gelip kocasına haber verdi, o da: O şeytandır, yemin olsun
ki, eğer Allah bana şifa verirse, sana yüz değnek vururum, dedi. Bunu da Yûsuf
b. Mihran, İbn Abbâs’tan rivayet etmiştir.
İkincisi: İblis kadınla karşılaştı: Bunu
Eyyub'a yapan benim, ben yer ilâhsıyım, ondan aldıklarım elimdedir, gel, sana
göstereyim, dedi. Onu biraz götürdü, sonra gözünü boyadı; ona derin bir vadi
gösterdi; içinde Eyyub'un ailesi, çocukları ve malları vardı. Kadın gelip
Eyyub’a haber verdi, o da: O şeytandır, yazıklar olsun sana, onun sözünü nasıl
dinledin? Allah’a yemin ederim ki, eğer Allah bana şifa verirse, sana mutlaka
yüz sopa vururum, dedi. Bunu da Vehb b. Münebbih,
demiştir.
Üçüncüsü: İblis, Eyyub’un karısına bir kuzu
getirdi: Bunu benim için boğazlasın, iyi olur dedi. O da bunu haber verdi, Eyyub
da, ona sopa vuracağına yemin etti. Biz de bunu Enbiya suresi, âyet: 83’te
Hasen’den zikretmiştik.
Dığs’a
gelince:
Ferrâ’ şöyle
demiştir: O, yaş ot gibi şeylerden yapılmış demektir.
Şöyle de demiştir: Gövdesi üzere kalkar uzar da sen de onu toplarsan,
işte o dığs'tır.
İbn Kuteybe de
şöyle demiştir: O kürdan ve çöplerden oluşmuş bukettir,
Zeccâc da şöyle
demiştir: O taze ot, kokulu bitkiler vb. gibi demettir.
Müfessirler
şöyle demişlerdir: Allah onun karısını güzelce sabrettiği için
mükafatlandırdı, onun dayağını kolaylaştırdı; Eyyub da yüz çöp topladı, yüz
başak da denilmiştir, onun hasırotu olduğu, ayrık otu olduğu da söylenmiştir,
üzerinde salkımlar olan üzüm dalı olduğu denilmiştir; onlarla bir defa vurdu,
yemini yerine geldi. Bu ona has mıdır yoksa değil midir? Bunda da iki görüş
varılır:
Birincisi: O geneldir;
İbn Abbâs. Atâ’
b. Ebi Rebah ve İbn Ebi Leyla böyle demişlerdir.
İkincisi: O Eyyub’a hastır, bunu da
Mücâhid, demiştir.
Hüküm: Âlimler şunda ihtilaf etmişlerdir:
Bir kimse kölesine yüz sopa vuracağına yemin etse de onları bir araya getirip
hepsi ile birden vursa; Malik
ile Leys b. Sa’d: Yemini bozulur, demişlerdir.
Bizim arkadaşlarımız da böyle demişlerdir. Ebû
Hanife ile
Şâfiî de şöyle demişlerdir: Bir vuruşta
hepsi değerse, yemini yerine gelir, delilleri de Eyyub aleyhisselam kıssasının
genel oluşudur.
"Gerçekten biz onu sabırlı bulduk": Yani ona
verdiğimiz belâya karşı sabırlı, demektir.
45
Eller ve gözler sahipleri kullarımız İbrahim, İshak ve
Yakub’u an.
"Vezkür ibadena":
İbn Abbâs,
Mücâhid, Humeyd, İbn Muhaysın ve İbn Kesir,
İbrahim aleyhisselam'a işaret ederek
"abdena”
okumuşlar; İshak ile Yakub'u da ona
atfetmişlerdir; çünkü o asildir, onlarsa onun evladandır.
Mana da şöyledir: Onların sabırlarını an;
İbrahim ateşe atıldı, İshak kurban edilmek istendi, Yakub gözünün gitmesine
sabretti ve evladını kaybetmekle müptela oldu. İsmail'i onlarla saymadı, çünkü
o, onlar gibi derde mübtela olmadı.
"Eller sahipleri"; Yani taatte kuvvet
demektir,
"gözler” din ve ilimde basiret sahipleri
demektir.
İbn Cerir şöyle
demiştir: Ellerin zikredilmesi misaldir, şöyle
ki, elle kavranılır, kavrama ile de
fonksiyonların gücü bilinir. Bunun içindir ki, güçlü kimseye; El sahibi,
denilmiştir. Gözden de kalp gözü kastedilmiştir. Eşya da onunla tanınır.
İbn Mes’ûd, Ameş ve İbn Ebi Able her iki
halde de yesiz olarak "ülil eydi” okumuşlardır.
Ferrâ’ şöyle
demiştir: Bunun iki izahı vardır:
Birincisi: Okuyucu
"eleydî” demek
istemiş, yeyi atmıştır ki, bu doğrudur, meselâ elcevari ve elmünadi gibi.
İkincisi: Kuvvet ve desteklen gelmesidir,
meselâ
"onu Ruhulkuds
ile destekledik” (Bakara: 87)
âyetinde olduğa gibi.
46
Gerçekten biz onları yurdu hatırlama hasletiyle halis
kıldık.
"Gerçekten biz onları halis kıldık": Yani
onları seçtik ve halis kimseler kıldık; özel bir hayır hasletiyle de tek kıldık.
Sonra onu da:
"Yurdu hatırlama” diye açıkladı.
Burada
yurttan murat edilen şey hususunda da iki görüş vardır:
Birincisi: Ahirettir.
İkincisi: Cennettir.
Zikra
üzerinde de iki görüş vardır:
Birincisi: O zikirdendir, buna göre mana
şöyle olur: Onları ahireti zikirle halis
kıldık; onların başka zikri yoktur. Bunu da Mücâhid,
Atâ’ ve Süddi,
demişlerdir. Fudayl b. Iyad rahmetullahi aleyh şöyle
derdi: O kalpte devamlı bulunan korkudur.
İkincisi: O hatırlatmadır,
Mana da şöyledir: Onlar insanları ahirete ve
Allahü teâlâ’ya ibadete davet ederler. Bunu da
Katâde, demiştir.
Nâfi,
"bihalisaıi
zikreddar” şeklinde okumuş,
"halisaten"i
"zikreddar'a muzaf etmiştir.
Ebû Ali şöyle
demiştir: Tenvinli okuyanın iki şıkka ihtimali vardır:
Birincisi: "Zikra"nın
"halisaten"den
bedel olması, takdir de şöyledir: Alılesnahüm
bizikreddar.
İkincisi: Mananın
şöyle olmasıdır: Alılesnahüm bien yezkünıddare
bitteehhübi lİlâhireti vezhdiidi liddünya. Kim muzaf okursa
Mana şöyledir: Onları yurdu, korku
ile zikretmede samimi oldukları için halis
kıldık.
İbn Zeyd de şöyle
demiştir: Onları cennetteki en üstün şeyle halis kıldık.
47
Gerçekten onlar elbette seçilmiş hayırlı
kimselerdendir.
"Gerçekten onlar elbette katımızda seçilmiş
kimselerdendir": Yani süzüp kirlerden temizlediğimiz seçkin
kimselerdendir, demektir.
"Ahyar” da: Seçip beğendiğimiz kimseler
demektir.
48
İsmail, Elyesa ve Zülkifl'i de hatırla. Hepsi de
iyilerdendir.
"İsmail, Elyesa ve Zülkifl’i de hatırla":
Yani üstünlük ve sabırlarını hatırla ki, onların yoluna gidesin. Elyesa
peygamberdir, yabancı bir isimdir. Onu
da En’am: 85’te zikretmiştik. Zilkifl kıssasını da Enbiya suresi, âyet: 85’te
şerh etmiştik. İsmail üzerinde de Bakara: 125’te konuşmuştuk.
Mukâtil, bu İsmail’in, İbrahim’in oğlu İsmail
olmadığını iddia etmiştir.
49
Bu bir zikirdir. Gerçekten müttakiler için elbette
dönüş güzelliği vardır.
"Bu bir zikirdir": Yani ve yad-ı cemildir,
sonsuza kadar onunla anılırlar.
"Gerçekten müttakiler için elbette dönüş güzelliği
vardır": Yani ahirette oraya dönecekleri güzel yer vardır, demektir.
50
Kapıları onlar için açılmış Adn cennetleri (vardır).
51
Orada (koltuklara) yaslanırlar. Orada bir-çok meyve ve
içecek isterler.
Sonra bunu
açıklayıp şöyle dedi:
"Kapıları onlar için açılmış Adn cennetleri":
Ferrâ’ şöyle
demiştir: El- ebvabu’nun merfu okunması mananın şöyle
olmasındandır: Müfettehaten lehüm ebvabuha. Araplar elif lamı izafete bedel
kılar, şöyle derler: Merertü alâ recülin
hasenil ayni, kabihil enfi, mana şöyle
demektir: Hasenetün aynuha, kabihün enfuhu (yüzü güzel, burnu çirkin bir adama
rastladım). Şu âyette ondandır:
"Feinnel cehaime biyel me'va” (Naziat: 39).
Mana: Me'vahu, demektir. Zeccâc da âyetin
manası şöyledir, demiştir: Müfetteheten
lehiimül ebvabu minha; bu durumda elif lâm tarif içindir, bedel için değildir.
İbn Cerir de
şöyle demiştir: Kapıların açık olmasını zikretmenin faydası şudur: Aziz
ve celil olan Allah o kapıların girenlerin eliyle değil de emriyle açıladığını
haber vermiştir.
Hasen de şöyle
demiştir: O kapılarla konuşulur; açıl, kapan, denir.
52
Yanlarında gözlerini (kocalarına) diken yaşıt (cennet
kadınları) vardır.
"Orada gözlerini kocalarına diken kadınlar vardır":
Bunun izahı da Saftat: 48'de geçmiştir.
Zeccâc şöyle
demiştir: Etrab: Yaşıt, çok genç ve gayet güzel kadınlardır.
53
Bu, hesap günü için size va’dolunan şeydir.
54
Şüphesiz bu bizim rızkımızdır ki, onun için tükenme
(diye bir şey) yoktur.
"Haza ma tuadun":
Ebû Amr ile
İbn Kesir, ye ile
okumuşlar, diğerleri ise te ile okumuşlardır.
"Liyevmil hisab": Lâm "fi” manasınadır.
Nefad ise: Bitip tükenmektir.
Süddi de şöyle
demiştir: Cennet rızkından her alındıkça yerine yenisi gelir.
55
Bu (mü’minler içindir). Taşkınlar için elbette gidecek
yerin en kötüsü vardır.
"Bu"- Mana; Bu zikrettiğimiz, demektir.
"Şüphesiz taşkınlar için": Yani kâfirler
için
"elbette gidecek yerin kötüsü vardır": Sonra
bunu
56
Cehennem. Ona girerler. Ne kötü yataktır!
57
Bu (azabı), evet onu tatsınlar (ki, o) kaynak su ve
irindir.
"cehennem” sözü
ile açıkladı. Mihad ise: Yataktır.
"Haza felyezukuhu":
Ferrâ’, âyette takdim ve tehir vardır,
takdiri şöyledir, demiştir: Haza hanıimün ve
ğassakun felyezukuhu. İstersen hamimi söz başı yaparsın, sanki: Haza
felyezukuhu, sonra da: Minhü hamimün ve minhü ğassakun, demiş gibi olursun.
Tıpkı şairin şu sözü gibi:
Alaca karanlık yerini sabah aydınlığına bırakıp da
Sebzeden uzaklaşılınca, kiminin yatık, kiminin
kesik olduğu görüldü.
Hamim ise
kaynar sudur. Gassak’ta da iki lügat vardır: Hamze,
Kisâi, Halef ve
Hafs, şedde ile okumuşlardır. Amma
yetesaelun: 25'te de öyledir. Mufaddal da Amme yetesaelun suresinde onları
izlemiştir. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.
Ğassak'ta
dört görüş vardır:
Birincisi: O zemheri soğuğudur, bunu
İbn Ebi Talha, İbn Abbâs’tan
rivayet etmiştir.
Mücâhid şöyle
demiştir: Ğassak soğukluğundan tadılamayacak olan içecektir.
İkincisi: O cehennem halkının vücudundan
akan sarı sudur, bunu da Dahhâk,
İbn Abbâs’tan rivayet etmiş;
Atıyye, Katâde
ve İbn Zeyd de böyle demişlerdir.
Üçüncüsü: Gassak cehennemde bir pınardır
ki, yılan, akrep vb. gibi bütün zehirlilerin zehri oraya akar. Orada birikir;
adamı getirir içine daldırırlar, çıkar ki, derisi ve eli kemiklerinden soyulmuş.
Elbisesini nasıl sürürse elini de öyle sürür. Bunu da
Ka’b, demiştir.
Dördüncüsü: O, onların akan gözyaşlarıdır.
Bunu da Süddi, demiştir.
Ebû Ubeyde şöyle
demiştir: Ğasakitl aynii velcürhu denir. Ben dilci şeyhimiz Ebû Mansur’un
İbn Kuteybe'den naklen
şöyle dediğini okudum:
Ebû Ubeyde Kur’ân’da Arapça'dan başka kelime
olmadığını söyler ve şöyle derdi: Bu tesadüfen
iki dilde bulunan bir kelimedir. Başkası da şöyle
derdi: Ğassak Türk dilinde soğuk ve kokmuş şey demektir. Bunun ğaseka yağsiku
kökünden geldiği de söylenmiştir. Buna göre Arapça olur. Manasının da: Çok soğuk
demek olduğu söylenmiştir. Cehennemliklerin gövdesinden akan İrindir, diyenler
de olmuştur.
58
Daha o türden çift çift başka vardır.
"Veaharu": Ebû
Amr ile Mufaddal, hemzenin zammı ve
medsiz olarak "ve uharu” okumuşlar; çoğul olan ezvac’ın sıfatı olduğu için çoğul
yapmışlardır. Diğerleri ise hemzenin fethi ve meddi
ile tekil olarak okumuşlardır. Delil olarak
şöyle demişlerdir: Araplar aksiyon halindeki isme az ve çok sıfat
verirler.
Ferrâ’ şöyle
demiştir: Azabu fülanin durubun şetta ve daıbani muhtelifani, dersin. Eğer
istersen ezvacı hamim, ğassak ve ahar'a sıfat yaparsın, onlar üç tanedirler. En
iyisi onu birine sıfat yapmaktır.
Zeccâc şöyle
demiştir: Kim med ile "ve âharu” okursa, mana:
Ve azabun âharu demektir.
"Min şeklihi”
de: Birinci gibidir, demektir. Kim de "uharu” okursa, mana: Ve envaun uharu,
demektir.
"Ezvac” da:
Çeşit manasınadır.
İbn Kuteybe şöyle
demiştir:
"Min şeklihi”
o çeşitten,
"ezvac” da
sınıflar, demektir.
İbn Cerir de
şöyle demiştir:
"Min şeklihi": Yani kaynar su türünden
demektir.
İbn Mes’ûd da
şöyle demiştir:
"Ve uharu min şeklihi": Zemheri soğuğudur.
Hasen de şöyle
demiştir: Allahü teâlâ dünyada olan azabı zikredince,
"o türden başkası vardır” dedi, yani dünyada
görülmemiş başkası vardır, demektir.
59
Bu, sizinle giren bir gruptur. Onlara hoş geldin
yoktur. Çünkü onlar cehenneme girecekler.
"Bu bir gruptur": Bu, zebaniler küfürde
ileri giden önderlere adamlarını getirdikleri zaman dedikleri sözdür.
Şöyle de denilmiştir: Hayır, bu meleklerin
arka arkaya cehenneme getirdikleri ümmetlere dedikleri sözdür. Fevc:
Cehennemdeki grup demektir, çoğulu da: Efvac’tır. Muktehim ise: Bir şeyin içine
kendini atarcasına giren manasınadır.
İbn Saib şöyle
demiştir: Melekler onları demir topuzlarla döverler, onlar da kendilerini ateşin
içine atarlar, o topuzlardan korktukları için onun içine zıplarlar. Melekler
cehennemdekilere bunu deyince, onlar da: Onlara hoş geldin, yoktur, derler. Söz,
bir tek kelâmmış gibi iç içe girmiştir. Aslında birincisi meleklerin, İkincisi
cehennemliklerindir. Bunun bir benzerini de
"liyaleme enni lem ehunhu bilgeaybi”
kavlinde açıklamıştık (Yûsuf: 52). Merhab ve ruhb genişliktir, mana da: Yerleri
geniş olmasın, demektir. Araplar gelen bir kimseye: Lâ merhaben bik, derler ki:
Dünya başına dar gelsin, demektir.
İbn Kuteybe de
şöyle demiştir: Merhaba ve ehlen’in manası: Geniş yere, ailenin içine
geldin, yabancılara değil. Artık rahat ol, canın sıkılmasın, demektir. Sehlen
de: Düz yere geldin, engebeli yere değil, demektir. Bu dua yerinde kullanılır,
nitekim; Lekıyte hayıen (hayır göresin) de böyledir.
Zeccâc şöyle
demiştir:
"Merhaben": "Rahubet biladtike merhaben ve
sadefte merhaben kavli ile mensubtur. Bu
mananın başına "lâ” getirilmiştir.
"Çünkü onlar cehenneme gireceklerdir": Yani
bizim gibi onlar da girecek ve sıcağını çekecekler, demektir. Oradakiler da
onlara:
60
Dediler:
"Hayır. Asıl size hoş geldin yok. Onu bize siz takdim
ettiniz. O, ne kötü karargahtır!"
"Hayır. Asıl size hoş geldin yok. Onu bize siz takdim
ettiniz, derler": Eğer biz: Bu, adamların, başkanlara sözüdür,
dersek,
Mana şöyledir: Küfrü bize siz yaldızladınız,
demek olur. Eğer: O sonraki giren topluluğun ilk giren topluluğa sözüdür,
dersek, mana şöyle olur: Küfrü bize siz meşru
kıldınız ve ilk öncemin siz haşlattınız; bizden önce de cehenneme girdiniz.
"Ne kötü karargahın-": Yani orası ne kötü
karargah ve konaktır.
61
Dediler:
"Ey Rabbimiz, bize bunu kim takdim etti ise onun
azabını ateşte bir kat artır!"
"Dediler: Rabbimiz, bize bunu kim takdim etti ise":
Yani kim kanunlaştırıp meşru kıldı ise
"onun azabını ateşte bir kat artır": Bunu da
A'raf: 38’de şerh etmiş idik.
Bunu
diyenlerde iki görüş vardır:
Birincisi: O, bütün cehentıemdekilerin
sözüdür, bunu da İbn Saib, demiştir.
İkincisi: Asların sözüdür, bunu da
Mukâtil, demiştir.
|