Bu hususta Taberi özetle
şunları zikretmektedir. "Arap şivelerinin yediden fazla oldüğ
muhakkaktır. Hatta sayılamayacak kadar çoktur. Resulullah, Kur'anm bu
şivelerden sadece yedisiyle indiğini beyan etmiştir. Hadis-i şeriflerde
geçen "Kur'an yedi harf üzere indirilmiştir." ifadesinden maksat da,
Kur'anm yedi lehçe üzere indiğini bildirmektir. Şayet denilecek olursa
ki "Bu ifadenin, Kur'anm yedi lehçe üzere indiğini beyan ettiğine dair
delilin nedir? Çünkü senin bu izahına karşı çıkanlar, bu ifadeyi şöyle
izah etmişlerdir: Kur'an yedi yönde indirilmiştir. Onlar da emirler,
yasaklar, teşvikler, korkutmalar, kıssalar, örnekler vb. şeylerdir.
Ayrıca bu gibi izahlar da ümmetin geçmişlerinden ve âlimlerin
seçkinlerinden nakledilmiştir?" Cevaben denilir ki: Kur'anm yedi yönle
indiğini söyleyenler, bizim Kur'anın yedi şive üzere indiğini
söylememize, zannettiğin gibi ters bir şey söylememişler ve bizim
zikrettiğimiz haberi senin söylediğin gibi te'vil etmemişler, sadece
Kur'anm yedi vecih üzere indiğini söylemişlerdir ki, bu da doğrudur.
Biz, onların söylediklerini ifade eden haberleri
Resulullahtan ve sahabelerinden kısmen naklettik. Yeri
geldiğinde de geri kalanın tamamını nakledeceğiz. Daha önce
zikrettiğimiz ve onların bu yorumunu doğruluyan haberlerin biri de
Übey b. Kâ'bdan gelen şu haberdir.
Übey, Resulullah'ın şöyle buyurduğunu söylemiştir: "Ben Kur'am, cennetin
yedi kapısından, yedi harf üzere okumakla emrolundum."
[119][59]
Buradaki yedi harften maksat, daha önce de izah ettiğimiz gibi, yedi
lehçedir. "Cennetin yedi kapısı'ndan maksat ise Kur'anm ihtiva ettiği
emirler, yasaklar, teşvikler, korkutmalar, kıssalar ve misallerdir.
Bunlara "Cennetin kapılan" denmesinin sebebi, kişinin bunlarla amel
ettiği takdirde cenneti kazanmasıdır. Görüldüğü gibi, Selef âlimlerinden
bu gibi te'villerde bulunanlar, Allah'a hamdolsun ki bizim söylediğmize
muhalif bir şey söylememişlerdir. Bizim, hadiste zikredilen "Yedi
harften masadın "Yedi lehçe" ve
"Yedi kıraat" olduğunu söylememiz bu hususta Ömer b. El-Hattab,
Abdullah b. Mes'ud, Übey b. Kâ'b ve diğer sahabilerden rivayet edildiği
sabit olan sahih haberlere dayanmasındandır. Daha önce de belirttiğimiz
gibi, bu gibi sahabiler, Kur'an-ı Kerimin, mânâsında değil okunuşunda
ihtilaf etmişler ve bu ihtilaflarını gidermek üzere
Resulullah'a başvurmuşlar
Resulullah da herbirine Kur'an okutmuş ve farklı kıraatlannı
uygun bulmuştur. Öyle ki onlardan bazıları
Resulullah'ın muhtelif kıraatlan uygun görmesini
yadırgamış, içine vesvese girmiş ve şüpheye düşmüştür. Resulullah da,
onlardan şüpheye düşenlerin şüphesini gidermek için "Allah bana, Kur'anı
yedi harf üzere okumamı emretti." buyurmuştur. Elbette ki birbirleriyle
ihtilaf eden sahabileri, okudukları kıraatlann ifade ettiği, helal,
haram, vaad tehdit vb. hükümleri hakkında tartışmamışlardır. Şayet bunu
yapmış olsalardı
Resulullah'ın, herkesin görüşünü tasvip etmesi imkânsız
olurdu. Çünkü bu takdirde, Allahü teâlânın,
bir kıraatin ifadesine göre bir şeyi farz kılmış olması diğer bir
kıraatin ifadesine göre de onu yasaklamış olması başka bir kiraatın
ifadesine göre de onu mubah kılmış olması gerekirdi ki bu da
Allahü teâlânın, hikmet dolu
kitabında beyan buyurduğu şu âyet-i kerimeye ters düşerdi. "Kur'anı
düşünmüyorlar mı? Eğer Kur'an, Allah'tan başkası tarafından indirilmiş
olsaydı, onda birbirine zıt olan bir çok şey bulurlardı.
Allahü teâlânın, kitabında böyle bir
şey olmadığını beyan etmesi, Muhammed (sallalahü
aleyhi ve sellem)'in diliyle indirilmiş olan kitabının bütün
hükümlerinin, tüm yaratıkları için aynı olduğunu, yaratıklarından bir
kısmına başka, diğer bir kısmına başka olmadığını göstermektedir ve yine
bu, bizim "Kur'an yedi harf üzere inmiştir." ifadesini "Yedi lehçe"
şeklinde izah etmemizin doğrulunğu ortaya koymaktadır ve bizim
görüşümüzün aksine "Bundan maksat, yedi ayrı mânâdır." diyenlerin
iddialarını çürütmektedir. Zira, Kur'anın okunuşunda ihtilaf edenler.
Resulullah'a vardıklarında,
Resulullah onlann okuyuşlarının hepsini tasvip etmiştir.
Şayet
Resulullah'ın, onlann
kıraat şekillerini değil de kıraatlanndan anlaşılacak farklı manâları
tasvip ettiği söylenecek olursa,
Resulullah'a, Allahü
teâlânın, kitabında olmadığını biidirdiği bir şeyi isnad
etmek olur ki bu da bâtıldır. Halbuki
Resulullah'ın bir şey hakkında, birbirine zıt iki
hüküm verdiğine dair veya ümmetine böyle birşeyi yapmalarına izin
verdiğine dair herhangi bir delil yoktur. Tam aksine dair delil vardır.
Evet, bütün bunlardan anlaşılıyor ki "Kuran yedi harf üzere inmiştir."
ifadesinden maksat. Kur'an Arap lehçelerinden yedi lehçe üzere inmiştir.
Bu lehçelerden hangisiyle okunursa Kur'anın ifade ettiği manâ değişmez.
Bu sebeple
Resulullah, Kuranı çeşitli lehçelerde okuyup ta,
birbirleriyle tartışmaya giren sahabilerinden her birinin kıraat şeklini
doğru bulmuş ve güzel olduğunu söylemiştir. Diğer yandan, Kur'an-ı
Kerimin okunuşu hakkında birbirleriyle tartışan ve Rsulullah'a başvuran
sahabilerin hepsi Allahü teâlânın,
kitabında dilediği emir ve yasaklan zikredebileceğine ve dilediği vaad
ve tehditlerde bulunabileceğine inanmış ve boyun eğmişlerdir.
Anıkonlann, bir kısım hükümlere karşı çıkarak birbirleriyle tartışmış
olmaları düşü nülemez. Onların sadece bir kısım kelimelerin okunuşlannda
ve lehçelerin farklı oluşlannda tartışmalar mümkündür. Ayrıca, Kur'an
okuyan sahabilerin tartışmalarının, sadece Kur'amn kıraati hakkında
olduğunu, Resul ullah'tan zikrettiğimiz şu haber, bir Nass olarak
göstermektedir. Ebu Bekre diyor ki Resulullah'a
"Cebrail (a.s.) geldi ve
dediki: "Ey Muhammed, "Sen Kur'anı bir harf üzere oku." Mikâil dedi ki:
Artırılmasını iste. "Resululah da artırılmasını istedi.
Cebrail de dedi ki: "Sen onu iki harf
üzere oku." Mikali dedi ki: "Artırılmasını iste."
Resulullah da artırılmasını istedi.
Cebrail de onu yedi harfe (lehçeye)
ulaşıncaya kadar artırdı ve dedi ki: "Hepsi de Safi ve Kâfidir. Yeter ki
azap âyetini rahmet âyetiyle rahmet âyetini de azap âyetiyle bitirmiş
olma. Bu kıraatlar senin = Gel, =Yörel, = Haydi, demen veya = Git, = Koş
ve - Acele et. demen gibi ifadelerdir.
[120][60]
Evet, bu haber açıkça gösteriyor ki, üzerinde ihtilaf edilen yedi
harften maksat, yedi kıraattir ve gibi mânâları aynı fakat lafızları
farklı olan kelimelerin farklı şekilleridir. Yoksa muhtelif hükümleri
gerektiren mânâların ihtüaf; değiidir. Selef ve halef âlimleri de bu
ihtilafı bu şekilde izah etmişlerdir.
a-
Abdullah b. Mes'udun şunları söylediği rivayet edilmiştir: Ben,
Kurraları dinledim, onlan birbirlerine yakın buldum. Sizler,
Öğrendiğiniz gibi okuyun. Taassuptan kaçının. Zira bu kıratlar, sizden
birinizin = Haydi, Gel demesi gibidir.
Abdullah b. Mes'ud diğer bir rivayette de şöyle demiştir:
"Sizden kim Kur'anı bir harf üzere okuyacak olursa onu bırakıp başkasına
dönmesin. Şayet Allah'ın kitabım benden daha iyi bilen birisini tanımış
olsaydım, mutlaka onun yanına vanrdırn."
Taberi diyor ki: "Elbette ki, Abdullah b. Mes'ud"
Sizden kim, Kur'anı bir harf üzere okuyacak olursa, onu bırakıp
başkasına dönmesin." sözüyle, "Sizden kim: Kur'andaki emir ve yasağı
okuyacak olursa onu bırakıp ta vaad ve tehdidi okumasın. Kim de
Kur'andaki vaad ve tehdidi okuyacak olursa onu bırakıp kıssalan ve
misalleri okumasın." demek istememiştir. Fakat o bu sözüyle "Kim,
Kur'anı bir kıraat üzere okursa o kıraati bırakıp ta diğer kıraat ile
okumasın." demek istemiştir. Nitekim Araplar, bir kişinin kıraatına da
"Harf derler. Alfabe harflerinden birine de "Harf1 derler. Yani demek
istemiştir ki: "Kim, Übey b. Kâ'bın kıraatiyla veya Zeyd b. Sabitin
kıraatıyla yahut
Resulullah'ın sahabilerinden herhangi birinin okuduğu yedi
kıraattan biriyle Kur'anı okuyacak olursa, bu kıraati hoş görmeyerek
terkedip başka bir kiraata geçmesin. Zira bu kıraatlardan bir kısmını
inkâr etmek, tümünü inkâr etmek gibidir.
b-
A'meş diyor ki: "Enes b. Mâlik şu âyet-i kerimeyi "Şüphesiz ki gece
ibadete kalkmak daha tesirli, okumak daha isabetli
[121][61]
şeklinde okumuş bir kısım insanlar da ona "Ey Ebu Hamza, âyetin sonu (
'ya (yî ) şeklindedir." demişler o da kelimeleri hep aynı şeyi ifade
ederler." diye cevap vermiştir.
c-
Leys, Mücahid'in, Kur'anı beş harf üzere okudğunu rivayet etmiş. Salim,
Said b. Cübeyrin, iki harf üzere okuduğunu rivayet etmiş, Muğire de,
Yezid b. Veüciin, üç harf üzere okuduğunu rivayet etmiştir.
Taberi diyor ki: "Şimdi
Resulullah'ın "Kur'an yedi harf üzere inmiştir." hadisini
"Kur'an emir, nehiy, vaat, tehdit, mücadele, kıssa ve misal olmak üzere
yedi vecih üzere inmiştir." şeklinde te'vil etmeye kalkan kimse ne
diyecektir? Mücahidin, bunlardan sadece beşini, Said b. Cübeyrin ikisini
ve Yezid b. Velidin de ifçünü okuduğunu mu söyleyecektir? Şayet bunu
iddia edecek olursa bu gibi zatların, Kur'an hakkındaki bilgileri ve
ihtisasları hususunda, onlara isnadı doğru olmayan bir tahmine girişmiş
olur. Zira bunlar, Kur'anı çok iyi bilen kişilerdir.
d-
Muhammed b. Kâ'b diyor ki: "Bana anlatıldığına göre
Cebrail ve Mi-kail
Resulullah'a gelmişler ve
Cebrail Resulullah'a "sen Kur'anı iki
harf üzere oku." demiş Mikâil de ona: "Artırılmasını iste." demiştir.
Bunun üzerine Cebrail: "Sen Kur'anı
üç harf üzere oku." demiş Mikâil de yine
Resulullah'a: "Sen onun. artırılmasını iste." demiş, nihayet
yedi harfe kadar artırmıştır. Muhammed b. Kâ'b diyor ki: "Bu kıraatlar,
helalin haramın, emirin ve yasağın değişmesine yol açmayan kıraatlardır.
Bunlar, senin gibi ayrı kelimelerle aynı mânâyı ifade eden sözlerin
gibidir. Mesela, bizim kıraatımızda şu âyet,
şeklindedir. Abdullah b. Mes'udun kıraatında ise
şeklindedir. (Burada geçen kelimesi de kelimesi de aynı mânâdadır ve
"Çığlık atmak" demektir.
e-
Şuayb diyor ki: "Ebul Âliyenin yanında bir kişi Kur'an okuduğunda Ebul
Âliye ona "Bu senin okuduğun gibi değildir." demiyor, ona "Ben de bu
âyeti şöyle ve şöyle okuyorum." diyordu. Ben, Ebul Âliyenin bu durumunu
İbrahim en-Nahaiye anlattım. O da dedi ki: "Sanırım ki arkadaşın "Kim,
Kur'anın okunduğu bir kıraati inkâr edecek olursa, onun tümünü inkâr
etmiş olur." sözünü duymuştur.
f-
Said b. el-Müseyyeb demiştir ki: "Allahü
teâlânın" şüphesiz biz, kâfirlerin, "Bu Kur'anı Muhammed'e
bir adam öğretiyor." dediklerini çok iyi biliriz"[122][62]
âyetinde zikrettiği "Bir adam'ın fitneye düşmesine sebep şuydu: O kişi,
Resulullah'a gelen valiyi yazıyordu. Resulullah ona
sonlarında veya gibi ifadeler bulunan âyetleri yazıdırdıkîan sonra
vahyin indiği anda çok meşgul oluşundan dolayı âyeti yazdırdığı kimseye
daha sonra da âyetin sonu miydi yoksa yahut miydi? diye soruyor, onun ne
yazdığını böylece kontrol etmiş oluyordu. Ve onun yazdığına "Tamam senin
yazdığın gibi" diyordu. İşte bu durum bu kişiyi fitneye düşürdü ve o,
kendi kendine "Muhammed bu işi bana bıraktı. Ben dilediğimi yazayım."
diyordu. Said b. el-Müseyyebin
anlattığına göre işte âyet sonlarındaki bu gibi ifadeler yedi
kiraattandır.
g-
İbrahim en-Nehai Abdullah b. Mes'udun şöyle dediğni rivaeyt etmiştir:
"Kim Kur'andan bir kıraat şeklini veya bir âyeti inkâr edecek olursa
şüphesiz ki onun tümünü inkâr etmiş gibi olur. Kuranın yedi harf üzere
inmesi demek, ondaki bir kelimenin mânâsının, eş anlamda yedi kelimeyle
ifade edilebilmesi demektir. "Gel" emrinin "Bana", "Seni kastediyorum"
"Bana doğru," Yakınıma, gibi kelimelerle ifade edilebilmesi buna
misaldir. Yoksa "Kur'an yedi harf üzere indi." ifadesi, ondaki herhangi
bir kelimenin yedi şekilde okunması demek değildir. Keza Arapların yedi
lehçesi, Kur'anın çeşitli yerlerine dağıtılmış demek değildir.
Taberi diyor ki: "Eğer bir kimse diyecek olursa
ki: "Madem ki
Resulullah'ın, "Kur'an yedi harf üzere
indirildi." sözünün te'vili senin izah ettiğin ve lehine deliller
gösterdiğin gibidir, o halde sen bize Allah'ın kitabında, yedi lehçeye
göre okunmuş olan bir yer bul da biz de bununla senin sözünün doğru
okluğuna kanaat getirelim.
Şayet böyle bir şey bulamayacak olursan
Resulullah'ın bu sözünü "Kur'an yedi mânâ (ifade şekli) ile
inmiştir. Bunlar da emir, nehiy, vaad, tehdit, mücadele, kıssa ve
misallerdir." şeklinde yorumlayan görüşün doğru olduğu, senin görüşünün
de fasit olduğ ortaya çıkar. Veya cevaben diyeceksin ki: "Yedi kıraat,
Arap kabilelerinden yedi kabilenin şivesidir. Bu şiveler Kur'anın tümüne
yayılmış durumdadır. "Sen bu sözünle meseleye dikkatla bakmayan
kimselerin söylediği sözü söylemiş olacaksın ki bunun da fasit bir söz
olduğu, akıl sahibi bir insana uzak değüdir. Bu sözün yanlışlığı hemen
anlaşılır. Zira sen, Hazret-i Ömer, Abdullah b. Mes'ud, Übey b. Kâ'b
gibi sahabilerden hadisler rivayet ederek Kur'an-ı Kerimin yedi harf
üzere indiği ifadesini, Kur'anın yedi lehçe üzere indiği şeklinde
yorumlamış oldun." Eğer yedi kıraat Kur'anı kerimin çeşitli yerlerine
yayılmış ve tesbit edilmişse arlık bunlar hakkında sahabilerin ihtilaf
etmemeleri gerekir. Dolayısiyle sahabilerden nakledilen haberlerin
sıhhatsız olması icabeder. Zira öğretici aynı ve bilgi de aynı olduğu
halde öğrencilerin ihtilaf etmeleri beklenmeyen bir şeydir. Yani Kur'anı
okuyanlar onun hangi bölümü, Araplardan kimlerin lehçesiyle inmişse onu
o lehçe ile okur. böylece ihtilaflara da mahal kalmazdı. Halbuki senin
zikrettiğin haberlerde sahabilerin Kur'anı okurken birbirleriyle ihtilaf
ettikleri ve neticede
Resulullah'a başvurdukları,
Resulullah'ın da herbirini dinledikten sonra hepsinin
kıraatim da hoşgördü-ğü zikredilmektedir. Bu da gösteriyor ki yedi
lehçe, Kur'anın çeşitli taraflarına dağıtılmış ve Kur'anın bir kısmı bir
lehçeyle diğer bir kısmı başka bir lehçeyle inmiş ve öylece tesbit
edilmiş değildir.
Taberi diyor ki: "Bu soruyu yöneltene cevaben
denilir ki: "Kur'anın yedi harf Üzere inmesinin mânâsı, senin anlamış
okluğun bu iki şekilde de değildir. Bunun mânâsı, Kur'andaki herhangi
bir mânâyı eş anlamda yedi kelimeyle ifade etmektir. Böylece mânâ bir
fakat kelimeler farklı olur kelimelerinde olduğu gibi. Eğer diyecek
olursa ki: "Sen, Allahü teâlânın
kitabının neresinde bir yer bulabilirsin ki farklı lafızlarla yedi
şivede .okunmuş fakat bu lafızların mânâsı da aynı olmuştur'? Böylece
biz de senin, hadisi yorumlama şeklini kabul etmiş olalım." Cevaben
denilir ki: "Biz bugün böyle bir şeyin mevcudiyetini iddia etmiyoruz.
Biz sadece Rsulullahın: "Kur'an yedi harf üzere indirilmiştir."
ifadesini, yukarda zikredilen haberlere dayanarak bu şekilde yorumluyor,
muhaliflerimizin yorumladığı gibi yorumlamıyoruz. Eğer diyecek olursa ki
"Şayet mesele senin anlattığın gibiyse yedi kıraattan diğer altı kıraat
niçin mevcut değildir? Halbuki
Resulullah bunları sahabilerine okutmuş, onların bu kıraatlan
okumalarım emretmiş ve Allahü teâlâ
da bu kıraatları bizzat tavafından indirmiştir. Yedi kıraatin bu altı
kıraati neshedilip ortadan kaldırılmış mıdır? Eğer böyleyse buna dair
delil nedir? Yoksa bu altı kıraat, muhafaza edilmeleri emredildiği halde
ümmet tarafından unutulmuş mudur? Yahut durum nedir? Cevaben denilir ki:
Bunlar ne neshedilip kaldırıldı ne de korunmaları emredildiği halde
ümmet tarafından zayi edildi. Çünkü Ümmet, Kur'anı korumakla emrolunmuş,
onu çeşitli şekillerde okumakta ve bu kıraatlardan dilediğini korumakta
serbest bırakılmıştır. Bu mesele tıpkı yeminini bozan kimsenin
keffaretlerden herhangi birini seçmekte serbest olması gibidir. Maddi
durumu iyi olan bir insan yemin edip te yeminini bozacak olursa o,
yeminine keffaret olarak, dilerse bir köleyi azad eder, dilerse on
kişiyi doyurur, dilerse on kişiyi giydirir. Nasıl ki yeminin keffaretini
yerine getiren bu kimse, bunlardan herhangi birini yaptığında, Allah'ın
üzerine farz kılmış olduğu hakkı ifa etmiş olur. İşte bunun gibi, ümmet
de Kur'an-ı Kerimi muhafaza eder ve herhangi bir sebepten dolayı da,
seçmekte serbest bırakıldığı yedi kıraattan birini alıp onunla Kur'an
okuyacak olursa, Allah'ın, yükümlü kıldığı görevi yerine getirmiş olur.
Diğer altı kıraati okumaması onun için bir sorumluluk getinnez. Fakat
bunlardan herhangi birini okuması, okuyan kimse için yasaklanmış
değildir.
Eğer denilecek olursa ki"Yedi kıraattan, belli bir kıraat
üzerine karar kılınıp diğer altı kıraattan herhangi biri üzerine karar
kilınmayışının sebebi nedir? Cevaben denilir ki: "Bu hususta şunlar
rivayet edilmektedir.
a-
Zeyd b. Sabit diyor ki: "Resulullah'ın çok sayıda sahabisi Yemame'de
(Mürtedlerle yapılan savaşta) öldürülmüştü. Ömer b. el-Hattab Ebu
Bekir'in yanına vararak ona "Resulullah'ın sahabileri Yemamede, kelebeklerin
kendilerini ateşe attıkları gibi savaşın kucağına attılar? Korkuyorum ki
bundan sonra katılacakları her savaşta da öldürülünceye kadar aynı şeyi
yapacaklardır. Bunlar, Kur'anı kalblerinde taşıyan insanlardır. Bunlar
ölürse Kur'an zayi olur, unutulur. Sen Kur'am toplayıp yazdirsan nasıl
olur?" dedi. Ebubekir bundan çekindi ve dedi ki:"Ben,
Resulullah'ın yapmadığı bir şeyi mi
yapacağım?" Bu hususta Ömerle Ebubekir karşılıklı olarak meseleyi
incelediler. Sonra Ebubekir birini gönderip Zeyd b. Sabiti yanına
çağırdı. Zeyd diyor ki: "Ben Ebubekir'in yanına girdim. Ömer bir tarafa
çekilmiş duruyordu. Ebubekir dedi ki: "Bu beni bir iş yapmaya çağırdı.
Ben onun davetini kabul etmedim. Sen vahiy kâtibisin, eğer onun görüşüne
katıhrsan ikinize uyarım. Benim görüşüme katıhrsan onun dediğini
yapmam." dedi. Zeyd diyor ki: "Ebubekir, Ömer'in istediğini anlatirken
Ömer konuşmuyordu. Ben de bu tekliften kaçındım ve dedim ki: "Biz,
Resulullah'ın yapmadığı
bir şeyi mi yapacağız?" Nihayet Ömer "Yaparsanız size hangi sorumluluk
gelir?" dedi. Biz de birbirimizin yüzüne baktık ve dedik ki: "Hiçbir
şey. Vallahi bunu yaparsak bizim aleyhimize hiçbir şey olmaz." Bunun
üzerine Ebubekir bana emretti. Ben de Kur'anı deri parçalarına, kürek
kemiklerine, hurma dallarına yazdım. Ebubekir ölünce, Ömer bunu bir
sahifede (defterde) toplayıp ta yazmıştı, onun yanında bulunuyordu. Ömer
ölünce de bu sahife, Ömer'in kızı ve
Resulullah'ın zevcesi
Hafsanın yanında bulunuyordu. Sonra Huzeyfe b. el-Yeman, Erminya
sınırında yaptığı bir savaştan geri dönmüştü. Evine gitmeden Osman b.
Affan'ın yanına vardı ve ona "Ey Müminlerin emiri, insanların yardımına
yetiş" dedi. Osman: "Ne var?" dedi. Huzeyfe de dedi ki: "Ben, Erminya
sınırında savaşıyordum. Orada Iraklı ve Şamlılar da bulunuyordu.
Şamlılar, Kur'ani übey b. Kâ'bm kıraatma göre okuyorlar böylece
Iraklıların işitmediği bir şeyi yapmış oluyorlar. Iraklılar da onlara
kâfir diyorlar. Iraklılar da Abdullah b. Mes'udun kıraatıyla okuyorlar.
Onlar da Şamlıların işitmediği bir şeyi yapıyorlar, Şamlılar da onlara
kâfir diyorlar." Zeyd diyor ki: "Buun üzerine (Xs-man b. Affan bana,
kendisi için bir mushaf yazmamı emretti ve dediki: "Ben senin yanına
zeki ve fasih birini vereceğim. İkiniz ittifak ettiğiniz âyetleri olduğu
gibi yazın. Üzerinde ihtilaf ettiğinizi ise bana sunun." İşte o zaman
Osman, Eban b. Said b. el-As'ı Zeydin yanına vermişti. Zeydin
anlattığına göre onlar, Talutun hükümdar olacağının alameti, Ta-butun
size gelmesidir..." âyetine vannca Zeyd: "Bu kelime dur." demiş Eban ise
(Bu kelime dur." demiştir. Zeyd diyor ki: "Biz bu meseleyi Osmana
arzettik o da diye yazdı. Ben, yazma işini bitirdikten sonra yazdığımı
gözden geçirdem. Mushafta "Müminler içinde Öyle erler vardır ki Allah'a
vermiş oldukları ahde sadakat gösterdiler. Onlardan kimi bu uğurda
canlarını feda etti. Kimi de bu şerefi beklemektedir. Onlar, Allah'a
verdikleri sözü asla değiştirmediler.
[123][63]
âyetini bulamadım. Ben, muhacirlere arzettim. onlardan bu âyeti sordum.
Fakat bunu, onlardan herhangi birinin yanında bulamadım. Sonra meseleyi
Ensara arzettim. Bu âyeti onlardan sordum ve bunu onlardan herhangi bir
kimsenin yanında da bulamadım. Nihayet onu Huzeyme b. Sabitin yanında
buldum ve onu yazdım. Yazdığımı bir daha gözden geçirdim. Bu defa da
yazdıklarımın içinde şu iki âyeti bulamadım.
"Ey insanlar, şüphesiz ki size kendinizden bir Peygamber
gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O size son derece
düşkündür. Müminlere çok şefaatli ve çok merhametlidir. Ey Peygamber,
eğer yüzçevirirlerse de ki: "Allah bana yeter. Ondan başka hiçbir ilah
yoktur. Ben ona güvendim. O yüce
arşın rabbidir.
[124][64]
Yine meseleyi muhacirlere arzettim. Bu âyetleri, onlardan
herhangi bir kimsenin yanında bulamadım. Sonra meseleyi Ensara arzettim.
Bu âyetleri onlardan sordum. Onlardan herhangi bir kimsenin yanında da
bulamadım. Nihayet bu âyetleri de başka birisinin yanında buldum. Bu
kimseye de "Huzeyme" ismi veriliyordu. Ben bu iki âyeti Tevbe suresinin
sonuna yerleştirdim. Onlar üç âyet olsaydı onları tek başına bir sure
yapardım. Sonra yazdıklarımı tekrar gözden geçirdim. Onların içinde
herhangi bir şey görmedim. Sonra Osman, Hafsaya bir adam göndererek
ondan Hazret-i Ömerin yazdırdığı Kur'anı istedi ve Hafsaya onu tekrar
geri vereceğine dair yemin etti. Bunun üzerine Hafsa o sahifeyi Osman'a
verdi. Osman, yazılan mushafı o sahi leyle karşılaştırdı. Bunların
herhangi bir noktada çakışmadıkları, tam bir ayniyet ifade ettikleri
görüldü. Bundan sonra Osman, sahifeyi Hafsaya iade etti. Böylece içi
rahatladı. Osman, insanlara mushaflar yazmalarını emretti. Hafsa ölünce
Osman, Abdullah b. Ömer'e Hafsa'nin sahifesi için önemli bir heyet
gönderdi. Onlar da gidip bu sahifeyi yıkadılar, (sikliler).
b-
Ebu Kılabe diyor ki: "Osman'ın
Hilafeti döneminde muallimlerden her biri belli bir adamın kıraatina
göre Kur'aıı okutuyorlardı. Böylece çeşitli muallimlerden Kur'an Öğrenen
çocuklar birbirleriyle karşılaştıklarında ihtilaf ediyorlardı. Nihayet
bu iş muallimlere de sıçradı. Öyle ki onlar birbirlerinin kıraatlan-nı
inkâra kalkıştılar. Mesele Osman'a intikal etti. Osman bu hususta bir
hutbe irad ederek şöyle dedi: "Sizler benim yanımda bulunurken Kur'aıı
hakkında ihtilafa düşüyor ve birbirinizin yanıklığını söylüyorsunuz.
Benden uzak olan diğer şehirlerin insanlan ise Kur'an hakkında daha
fazla ihtilaf ediyor ve birbirlerini daha fazla suçluyorlar. Ey Muhammed
(sallalahü aleyhi ve sellem)'in
sahabileri, toplanın Kur'anı insanlara rehber olacak şekilde bir mushaf
haline getirin." Ebu Kılabe diyor ki: "Enes b. Malik dedi ki; "Ben de
Kur'anı söyleyerek yazdırtanlardanım. Bazen bir âyet hakkında ihtilaf
ediyor ve onu, bizzat
Resulullah'tan öğrenen kişi hatırlıyordu. Bazen o kişi
bulunamıyor veya vadilere gitmiş oluyordu. Ayetin başım ve sonunu
yazıyorlar, adam gelinceye veya getirilinceye kadar âyetin yerini boş
bırakıyorlardı. Kur'anı toplayanlar onu mushaf haline getirince Osman,
şehirlerin halkına mektup yazarak bildirdi ki "Ben şöyle şöyle yeptım ve
bunun dışında olanları imha ettim. Sizler de ellerinizde bulunanları
imha edin." Başka bir rivayette, Enes b. Malik şunları söylemiştir.
"Huzeyfetül Yeman, Müslümanların, Kur'anı okurken ihtilaf etmelerini ve
bu yüzden Yahudi ve Hristiyanlann durumuna düşeceklerinden korktuğunu
Hazret-i Osman'a haber verince Hazret-i Osman olaydan çok korktu Hafsaya
bir adam göndererek Ebubekir'in, Zeyd'e toplattırdığı sahifeleri ortaya
çıkarmasını istedi ve Osman bu sahiflereden
Mushaflar kopya ettirdi. Bu mushaflan çeşitli yerlere gönderdi.
c-
Zühri diyor ki: "Resulullah vefat ettiğinde Kur'an-ı Kerim bir araya
toplanmamıştı. Âyetler hurma dallarına ve o dalların köklerine yazılı
idi, Sa'saa diyor ki: "Mirasçı olarak
asılı ve füruu bulunmayan kimseye, diğer akrabalarını mirasçı kılan ve
Kur'an-ı Kerimi bir araya toplatan ilk insan Ebubekirdir.
Taberi diyor ki: "Zikredilen bu haberler ve buna
benzeyen ve burada zikredilmeleri halinde bu kitabı bir hayli uzatacak
olan diğer haberler göstermektedir ki, Müslümanların imamı ve müminlerin
emiri olan Osman b. Affan (r.a.) Müslümanların iman ettikten sonra
inkâra düşeceklerinden korkarak ve onların perişan olmalarına acıyarak
Kur'an-ı Kerimi tek bir mushaf halinde toplamış ve bu mushafta da
Kur'anın yedi kiraatından birini tesbit etmiştir. Zira, bizzat Hazret-i
Osman'ın döneminde. Kur'anın inmiş olduğu yedi kıraattan bir kısmını
yalanlayanlar ortaya çıkmıştır. Halbuki bu kıraatları sahabiler, bizzat
Resulullah'tan işitmişler ve Resulullah onlara,
bu kıraatlardan herhangi birini yalanlamayı yasaklamış ve bunlar
hakkında tartışmaya girmelerinin kendilerini inkâra düşüreceğini
bildirmiştir. İşte bu sebepler Hazret-i Osman'ı Kur'anı bir araya
toplamaya ve kıraatlardan sadece birini tercih etmeye sevketmiş ve diğer
kiraatlan belirten nüshaları imha ettirmiştir. Ümmet de Hazret-i
Osman'ın bu davranışına güvenmiş ve omm yaptıklarını doğru ve isabetli
bulmuştur. Bu nedenle âdil imamları olan Hazret-i Osman'ın,
terkedilmesini istediği altı kıraati bırakmış tek kıraata bağlı
kalmışlardır. Neticede bu kıraat şüyu' bulmuş ve diğer kiraatîar silinip
gitmiştir. Bugün artık onlardan herhangi birini okumaya imkân yoktur.
Zira bunlar ortadan kalkmış, eserleri yok olmuş ve Müslümanlar bizzat
ekndilerini ve kendilerinden sonra gelecek kuşakların selametini
düşünerek altı kıraati terkedip bir kıraata uymaya devam etmişlerdir.
Fakat onlar, diğer kıraatların varlığını da inkâr etmemişlerdir. Günümüz
Müslümanlarının da âdil ve müşfik imamları Hz, Osman'ın tercih ettiği
kıraata bağlı kalmaları ve diğer altı kıraati terketmeleri
gerekmektedir.
Taberi diyor ki: "Eğer bilgisi zayıf olan birisi çıkıp diyecek olursa ki "Resulullah'm okuttuğu ve okunmalarını emrettiği kıraatları ümmetin terketmesi nasıl caiz olabilir? Cevaben denilir ki: "Resulullah sahabilerine bu kıraatları okumalarını emrederken farz veya vacip olduklarını bildirmek için değil, mubah okluklarını emretmek için bildirmiştir. Şayet Resulullah onlara farz veya vacip olduğunu bildirmek için emretmiş olsa, onlar da bunu bilmiş olsalardı herhangi bir kimsenin, doğruluğunu bildiği bir kıraati terketmesi caiz olmazdı. Bilakis onu teketmemek vacip olurdu. Ümmetin bu gibi kıraatları terketmesi, kendilerinin bu gibi kıraatları okumakta serbest bırakıldıklarının açık bir delilidir. O halde ümmetin yedi kıraattan altısını terketmesi, kendileri için vacip olan bir şeyi terketmeleri değildir. Bilakis ümmet bu kıraatları terkederek üzerlerine gerekli olanı yapmışlardır. Zira onlar, bu kıraatları terkederek ümmetin ihtilafa düşmesini Önlemişler, Müslümanların, bir kısım kıraatları inkâr ederek, kâfirliğe düşme tehlikesini bertaraf etmişlerdir.
-------------------
[119][59] Nisa suresi, 4/82
[120][60] Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 51
[121][61] Müzzemmil suresi, 73/6
[122][62] Nahl suresi, 16/103
[123][63] Ahzab suresi, 33/23
[124][64] Tevbe suresi 9/128,129