30
O gün herkes, ne hayır işlediyse, karşısında hazır
bulacak; ne kötülük de yaptıysa, onunla kendi arasında uzak bir mesafe olmasını
isteyecek... Kıyamet gününde, mükellef kimseler, yaptıkları iyi amelleri,
Allah'ın emriyle yanlarında hazırlanmış olarak bulacaklar. Kötü şeyleri de, yine
yanlarında hazırlanmış olarak bulacaklar. Herkes, işlemiş olduğu hayır ve
serlerin yazılı bulunduğu sayfayı, hazır olarak bulduğu gün kendisi ile, yaptığı
kötü şeyler arasında, doğu ile batı arasındaki mesafe kadar geniş mesafe
olmasını ve bu kötü şeyi işlememiş olmasını ister.
Allah sizi kendisinden sakındırır. Yani o zaman
Allah: ”Benim azabımdan korkun" der.
Allah, kullarını pek çok esirgeyendir. Allah'ın,
kullarını korkutması, onları gazabından sakındırıp, rızâsına sevkeder. Allah
kullarını, şefkatli bir babanın çocuğunu kötülüğe düşürecek şeylerden
sakındırması gibi sakındırır.
Akıllı kimselerin yapacağı şey, nefislerini kötü huylardan temizlemek,
kalblerini dünyanın pisliklerinden arındırmak ve sâlih amellerle Allah'ın
rızâsını elde etmeye çalışmaktır. İhtiyaç anında ve Allah katında aradığını
bulabilmesi için, bunları yapmak zorundadır.
Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Ey
şefkatli, bahşiş kâr, ikram ve celâl sahibi olan Allah'ım! Doğu ile batı arasını
açtığın gibi, benimle günahımın arasını da aç. Beyaz elbisenin kirden paklandığı
gibi, beni de hatalarımdan arındır ve beni soğuk kar suyu ile yıka. Allah'ı, ona
layık olan hamd ile tesbih ederim. Yüce Allah'tan bağışlanma dilerim ve ona
tevbe ederim."
31
De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki,
Allah da sizi sevsin. Bu âyet, Hazret-i
Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem),
Ka'b b. Eşref ve ona tâbi olanları İslâm'a davet etmesi ve onların da:"Biz
Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" demeleri üzerine nazil olmuştur.
Allahü teâlâ nebisine, inkarcılara şöyle
seslenmesini bildiriyor:
"Ben Allah'ın elçisiyim. Sizi O'na çağırıyorum. Eğer O'nu seviyorsanız, O'nun
dininde beni örnek alın ve bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve sizden
razı olsun"
ve günahlarınızı bağışlasın.'
Allahü teâlâ, sizin kalblerinizden perdeleri
kaldırsın, aşırılıklarınızı gidersin, sizi cennetlerine yaklaştırıp ve katında
sizlere yer hazırlasın.
Allah, ğafûr ve rahimdir. Gönderdiği elçiyi
sevip, onun emrine uyanları affedip bağışlar.
32
De ki: 'Allah'a ve Rasûl'e itaat edin.' Bütün
emir ve yasaklarda, Allah'ın elçisine uyun. Allah'ın elçisine uymaktan
eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah da inkarcıları
sevmez. Yani onlardan razı olmaz ve onları anıp, yüzlerine bakmaz. Bu
âyet Hazret-i Peygamber'in yüceliğine
de işaret etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ,
kendisine uymayı, habibine uymaya bağlamış, kendisine itaati da, ona itaat
etmekle beraber zikretmiştir. Her kim, Allah'ı sevdiğini iddia eder de,
peygamberin yoluna aykırı hareketlerde
bulunursa, Kur'an nassıyla o kimse yalancıdır.
Şair de şöyle der:
"İlâhı sevdiğini göstermeye çalışırken, ona isyan ediyorsun Yemin ederim ki hu
çok alçak bir iştir. Eğer sevgin doğru olsaydı, ona itaat ederdin. Çünkü, seven
sevdiğine itaat eder."
Allah'ı sevdiğini iddia edip de peygamberinin
sünnetine uymayan kimse davasında yalancıdır. Çünkü, bir kimseyi seven, onun
özel dostlarını ve onunla beraber olanları da sever. Kölesini, cariyesini,
evini, yerini... Bu durum, aşkın kanunu ve sevginin esasıdır. Bu anlamda, Mecnun
el-Âmiri şöyle der:
"Ülkeye, Leylâ'nın ülkesine varabilsem, Perde sahibini, perde sahibini
öpebilsem, Gönlüme dolan ülke sevgisi değil, ülkedekinin sevgisidir. ”
Kâsânî, ”De ki: 'Allah'a ve Rasûl'e itaat edin.'“ âyetinin tefsirinde şöyle der:
”Eğer habibime uymaya gücünüz yetmezse, en azından, kendisiyle emrettiğim şeye
itaatkâr olun. Mürid, murada uyup, onun emrine sarılmalıdır. 'Eğer insanlar,
rasûle tâbi olmaktan 'yüz çevirirlerse', inkarcı kâfirlerin durumuna düşerler.
'Şüphesiz Allah’da inkarcıları sevmez.'"
Rivayet edildiğine göre: Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem),
Hazret-i Ömer'in
(radıyallahü anh) elini tutmuştu. Ömer ona dedi ki: ”Ey Allah'ın elçisi,
nefsim hariç, sen bana her şeyimden daha sevgilisin." Bunun üzerine
Hazret-i Peygamber: ”Muhammed'in nefsi,
yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben kendisine, kendisinden daha
sevgili olmadıkça, hiç biriniz iman etmiş olamazsınız" buyurdu.
Hazret-i Ömer de: ”Allah'a yemin ederim ki,
şimdi sen bana, kendimden daha sevgilisin" dedi.
Hazret-i Peygamber de: ”Şimdi imanın tamam oldu ey Omer" buyurdu.
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ”
Direnen hariç, bütün ümmetim cennete girecektir."“Direten kimdir Ey Allah'ın
elçisi?" diye soranlara da: ”Kim bana itaat ederse cennete girer. Kim de isyan
ederse, direnmiş olur" cevabını verdi."
Câbir b. Abdullah anlatıyor: ”Peygamber
Efendimiz uykudayken, ona melekler geldi. Meleklerden biri onun uykuda olduğunu
söyledi. Diğer melek de, gözlerinin uyuduğunu, fakat kalblerinin uyanık olduğunu
belirtti. Daha sonra bu melekler dediler ki: 'Bu zat (Hazret-i
Muhammed) için bir benzetme yapın. '
Daha sonra şöyle bir temsil getirdiler: Adamın biri, ev yapar ve orada ziyafet
vermek ister. Etrafa haberciler gönderip, ziyafet verdiğini duyurur. Davete
icabet eden, eve girer ve yemek yer. Davete icabet etmiyen ise, eve girip yemek
yemez. Bunu Hazret-i Peygamber için
yorumlayınız ki, anlaşılsın. Daha sonra şöyle yorumladılar: Ev, cennet, davet
veren ise Hazret-i Muhammed'dir. Kim
Hazret-i Muhammed'e itaat ederse,
cennete girer. Kim Hazret-i Muhammed'e
isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur."
33
Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran
ailesini âlemlere üstün kıldı. Allahü teâlâ,
Âdem peygamberi kutsî nefis ve ona layık olan
ruhî melekeleri sebebiyle seçti. Ya da Hazret-i Âdem'i seçmesi onu bizzat, kendi
kudret eliyle en güzel şekilde yaratmış olması, ona isimleri öğretmesi, ona
melekleri secde ettirmesi ve onu, cennete yerleştirmesidir.
Nûh peygamber de, kendinden önceki şeriatları
ilk defa nesneden peygamberdir. Allah, onun
ömrünü uzatmış, zürriyetini bakî kılmış ve duasını kabul buyurmuştur.
İbrahim hanedanından kasıt, Hazret-i İsmail ve İshak ile onların soyundan gelen
ve aralarında bizim peygamberimiz
Hazret-i Muhammed'in de bulunduğu diğer
peygamberlerdir. İbrahim
peygamber (sallallahü
aleyhi ve sellem)'in ailesinin seçilmesi, onun öncelikle seçilmiş
olduğunu ifade eder.
İmran hanedanı, Hazret-i İsa ve onun annesi İmran'ın kızı olan Meryem'dir.
Bunların, diğer âlemlere karşı seçilip üstün kılınması, zamanında yaşayan diğer
insanlara üstün kılınmasıdır. Âlemler'den kasıt, bu
peygamberlerin herbirinin döneminde yaşayan diğer insanlardır.
34
Hepsi de birbirinden, aynı zürriyetten
türeyen bir nesildir.
Burada zürriyetten kasıt, İbrahim ve İmran hanedanıdır. Bunlar, birbirinin
devamı olan iki zürriyettir. Biri diğerinden dallanmıştır. İbrahim hanedanı,
(yani İsmail ve İshak) İbrahim'den dallanmışlar.
İbrahim Nuh'tan, Nuh da Âdem peygamberden
dallanıp gelmiştir (salat ve selâm onlara olsun ).
İsrail oğullarının son peygamberine kadar
hepsi, o ikisinden dallanmıştır. İmran hanedanı da, İbrahim'in zürriyetinden
gelen, Mûsa ve Harun peygamberlerdir. İsa
peygamber ve annesi Meryem de böyledir.
Allah, hakkıyla işitici ve bilicidir. Kulların
bütün sözlerini işitir, onların gizli ve açık bütün işlerini bilir. Kulları
içerisinde, söz ve hareket bakımından, kimin istikameti doğru ise, hizmetine onu
seçer. Rütbelerin en güzeli de, ”Bazılarını derecelere yükseltti..."
(Bakara: 253) âyetiyle işaret edilen muhabbet
rütbesidir. Bunun içindir ki, peygamberler
içerisinde en üstün olan, Habîbullah Hazret-i
Muhammed'dir.
Denilir ki, üç çeşit baba vardır. Doğrudan baba (gerçek
baba), eğitip büyüten baba ve öğreten baba yani, hoca, öğretmen.
35
Hani İmran'ın karısı: 'Rabbim, karnımdakini, hür bir
kul olarak sana adadım demişti. Adamak, insanın bir şeyi kendisine vacip
kılmasıdır. İmran'ın karısından kasıt, Mâsân'ın oğlu İmran'ın karışıdır. Bu da,
Meryem validemizin anası ve İsa peygamberin
anneannesidir. Bu da, Fakûza'nın kızı Hanne'dir. Bu hanımın kısır olduğu,
yaşlanıncaya kadar çocuk doğurmadığı rivayet edilir. Bir gün, ağacın gölgesinde
otururken, yavrusunu yedirmekte olan bir kuş görür. Nefsi harekete geçer ve bir
çocuk temennisinde bulunarak şöyle duâ eder: ”Ey Allah'ım, bana bir erkek çocuk
verirsen onu sana adakta bulunuyorum. Onu, Beytülmakdis'e tasadduk edeceğim ki,
Beytül-makdis'in hizmetini görsün." Meryem'e hamile kalır, sonra da İmran ölür.
Burada çocuktan akılsız varlıklar için kullanılan ”mâ" ile bahsedilmiştir. Bunun
sebebi çocuğun durumu müphem olduğu ve henüz akıllılar derecesinde olmadığı
içindir.
"Hür bir kul" dan kasıt, Beytülmakdis'in hizmetine verilmiş veya sırf Allah'a
adanmış kul demektir. O dönemlerde, bu tür adaklar meşru idi. Beytülmakdis'e
hizmetçi olarak erkek çocuğu adanır, cariye adanmazdı. Çünkü cariye, âdet haline
yakalanır ve Beytülmakdis'ten dışarı çıkmaya ihtiyaç duyardı. Fakat Hanne,
mutlak olarak karnındakini azat edip hür kıldı ve erkek çocuk için adağı vesile
kıldı. Adamış olduğum şeyi
benden kabul buyur diye duâ bile etti. Buradaki,
”tekabbel" den kasıt, bir şeyi isteyerek kabul etmek, kabul buyurmaktır.
Gerçekte ise, çocuk istemiyle duada bulunmaktır.
Sen işitir ve bilirsin,' demişti. Ey Allah'ım!
Sen, işitilen şeylerden olan benim duâ ve yalvarışımı işitir ve bilgiler
zümresinden olan gönlümdeki şeyi de bilirsin.
36
Fakat onu doğurunca.. Hanne, erkek bir çocuk
istiyordu. Oysa bir kız doğurdu. Bunun üzerine hayal kırıklığına uğradı ve
üzüldü.
Ne doğurduğunu Allah bilirken, şöyle dedi: 'Onu kız
olarak doğurdum. Burada, kadının ne doğurduğunu Allah'ın bilmesi ifadesi,
Allah tarafından tazim için kullanılan bir ifadedir. Kadın, dişi doğurunca
hayrete düşüp üzülmüştü. Bunun üzerine Allah: ”O kadın, bu hibenin kadrini
bilmez. Allah ise, onun doğurduğunu ve onunla ilgili olan önemli ve çok büyük
şeyleri bilir" buyurmuştu.
Erkek, kız gibi değildir. Bu da Allah'ın
sözüdür. Çocuğun değerini ifade etmekte ve derecesini yükseltmek için
söylenmiştir. Buna göre âyetin manası: Onun istediği erkek çocuğu kendisine
verilen kız çocuğu gibi değildir. Ayetteki son iki cümle Hanne'nin ”Onu kız
olarak doğurdum" sözü ile, ”ona Meryem adını verdim" sözü, arasında parantez
cümlesidir. Faydası Hanne'yi teselli etmek ve çocuğa değer vermektir.
Ona Meryem adını verdim. Hanne'nin
sözlerindendir. Onu, gayıpları bilen Allah'a arzetmekten maksadı, Allah'a
yaklaşmak ve O'ndan çocuğu korumasını istemektir.
Onu ve zürriyetini, kovulmuş şeytandan sana
sığındırırım.' Bu çocuğu ve onun çocuklarını, şeytanın şerrinden koruman
için sana havale ederim. Hazret-i Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
”Hiçbir çocuk yoktur ki, doğduğu zaman ona şeytan dokunmasın. Onun dokunması
dolayısıyla, bağırır. Meryem ve çocuğu bundan müstesna."
Bu
hadisin anlamı şudur: Doğan her çocuğa
şeytan musallat olmak ister. Ancak Hazret-i Meryem'in annesinin bu duası kabul
olmuş, Meryem ve onun çocuğuna şeytan musallat olamamıştır.
37
Rabbi onu, güzellikle kabul etti.
Allahü teâlâ, erkek çocuk yerine Meryem'i
adak olarak kabul etti ve ona razı oldu. Meryem, küçük ve kız olmasına ve
mescide hizmet edebilme gücü olmamasına rağmen, Allah onu kabul etti.
Onu bir bitki gibi güzelce büyüttü.
Allahü teâlâ Meryem'i her şeye rağmen kabul
etti. Çünkü annesi, başlangıçtaki niyetinde çok samimiydi ve sonunda da
utanıyordu.
Ve Zekeriyya'yı da onun Meryem'in
bakımıyla görevlendirdi. Meryem'in menfaatlerini
koruyup, işlerini yapmakla
Zekeriyya peygamber görevlendirildi. Zekeriyya
ona kefil oldu. Kefil demek, bir başkasına bakan ve onun menfaatlerini koruyan
demektir. Hadis-i Şerifte: Şehadet ve
orta parmağına işaret ederek ”Ben ve yetime kefil olan şöyle yanyanayız ”'
buyurulur.
Rivayet edilir ki: Hanne doğurduğu zaman, Meryem'i bir bez parçasına sarıp
mescide götürdü. Onu din adamlarının yanına bırakıp şöyle dedi: ”Bu küçük adak,
işte huzurunuzda. Onu alınız." Meryem'i alma konusunda yarışa girdiler. Çünkü o,
liderlerinin çocuğuydu. Bunun üzerine Zekeriyya: ”Onu almaya ben daha çok hak
sahibiyim. Çünkü teyzesi benim yanımda," dedi. Adamlar: ”Hayır, olmazsa kura
çekelim" dediler. Daha sonra, Ürdün nehri kenarına gidip, vahiyleri yazdıkları
kalemlerini o nehre attılar. Kimin kalemi yükselirse o tercih edilecekti. Bunu
üç defa denediler. Her defasında, Zekeriyya'nın kalemi su yüzüne çıktı.
Diğerlerinin kalemi battı. Böylece Meryem Zekeriyya'nın yanında kaldı.
Zekeriyya her mihraba girişinde, yanında bir yiyecek
bulur...
Söylendiğine göre, Zekeriyya, Meryem için mescitte bir mihrap, yani bir oda
yapmıştı. Oraya merdivenle çıkılırdı. Zekeriyya, oraya tek başına girerdi.
Çıkarken de yedi kapıyı Meryem'in üzerine kapatırdı. Her yanına varışında da
orada değişik yiyecekler bulurdu. Kışın yaz meyveleri, yazın ise kış meyveleri
bulurdu
ve: 'Ey Meryem, bu sana nereden?' derdi. Çünkü
bu yiyecekler bu dünyadakilere benzemiyordu, mevsimleri değişikti.
(O) küçük Meryem:
'Bu Allah katmdandır. Şaşma ve bunu garip
karşılama, çünkü
Allah, dilediğine sayısız rızık verir,' derdi.
Allah'ın vereceği nimetlerin çokluğunu hesap edemezsiniz. Onları takdir bile
edemezsiniz. Bu ifade, nimetlerin Allah katından olduğunu açıklamak içindir.
Âyet-i kerime'de, evliyanın kerametine işaret vardır. Kerameti inkâr eden, bu
durumu, Zekeriyya Peygamberin
peygamberlikten önceki harikuladeliklerinden
ve onun peygamberliğinin esasından sayar.
Rivayet edildiğine göre, kıtlık senesinde
Hazret-i Peygamber acıkmıştı. Fatıma validemiz ona, iki pide ile bir
parça et verdi. Validemiz, Hazret-i Peygamber'i
kendisine tercih etmişti. Peygamber efendimiz
de, aldıklarını ona iade etti ve ”gel kızım" dedi. Validemiz gelip tabağı açtı.
Bir de ne görsün? Tabak et ve ekmekle dolu. Bunun üzerine donakaldı ve Allah
katından geldiğini bildi. Bunun üzerine Hazret-i
Peygamber, ”Bunlar sana nereden geldi? ” buyurdu. Falıma validemiz de
”Allah'tan! Allahü teâlâ dilediğini
hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi. Bunun üzerine
Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ”Seni,
Israiloğullarının hanımefendisi Meryem'e benzeten Allah'a hamd olsun." Daha
sonra Peygamber efendimiz,
Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Hüseyin'i ve ehl-i
beyti topladı. Hepsi bu tabaktan yeyip doydular, yemek de olduğu gibi kaldı.
Fatıma validemiz de komşulara dağıttı.
Selef-i sâlihinin, sahabenin, tabiînin ve daha sonra birçoklarının kerametleri
ortaya çıkmıştır.
Süfyan-ı Sevrî, Şeybân-ı Râî ile birlikte
haccediyormuş. Önlerine arslana benzeyen yırtıcı bir hayvan çıkmış. Süfyan,
Şeyban'a demiş ki : ”Bu hayvan hakkında görüşün nedir?" Şeyban 'korkma' demiş ve
kulaklarını tutarak birbirine sürmüş. Hayvan da baygın bir şekilde bakarak
kuyruğunu sallamış. Bunun üzerine Süfyan: ”Bu şöhret ne?" diye sormuş. Şeyban da
şöyle cevap vermiş: ”Şöhretten korkmasaydım, azığımı bu hayvanın sırtına yükler
ve Mekke'ye giderdim.
|