Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Yeni Pencere

Geri

 

SAYFA :

53

 

003 - ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ

 

CÜZ :

3

 

İleri

Sayfayı Yeni Pencerede Aç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

30

O gün herkes, ne hayır işlediyse, karşısında hazır bulacak; ne kötülük de yaptıysa, onunla kendi arasında uzak bir mesafe olmasını isteyecek... Kıyamet gününde, mükellef kimseler, yaptıkları iyi amelleri, Allah'ın emriyle yanlarında hazırlanmış olarak bulacaklar. Kötü şeyleri de, yine yanlarında hazırlanmış olarak bulacaklar. Herkes, işlemiş olduğu hayır ve serlerin yazılı bulunduğu sayfayı, hazır olarak bulduğu gün kendisi ile, yaptığı kötü şeyler arasında, doğu ile batı arasındaki mesafe kadar geniş mesafe olmasını ve bu kötü şeyi işlememiş olmasını ister.

Allah sizi kendisinden sakındırır. Yani o zaman Allah: ”Benim azabımdan korkun" der.

Allah, kullarını pek çok esirgeyendir. Allah'ın, kullarını korkutması, onları gazabından sakındırıp, rızâsına sevkeder. Allah kullarını, şefkatli bir babanın çocuğunu kötülüğe düşürecek şeylerden sakındırması gibi sakındırır.

Akıllı kimselerin yapacağı şey, nefislerini kötü huylardan temizlemek, kalblerini dünyanın pisliklerinden arındırmak ve sâlih amellerle Allah'ın rızâsını elde etmeye çalışmaktır. İhtiyaç anında ve Allah katında aradığını bulabilmesi için, bunları yapmak zorundadır.

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Ey şefkatli, bahşiş kâr, ikram ve celâl sahibi olan Allah'ım! Doğu ile batı arasını açtığın gibi, benimle günahımın arasını da aç. Beyaz elbisenin kirden paklandığı gibi, beni de hatalarımdan arındır ve beni soğuk kar suyu ile yıka. Allah'ı, ona layık olan hamd ile tesbih ederim. Yüce Allah'tan bağışlanma dilerim ve ona tevbe ederim."

31

De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin. Bu âyet, Hazret-i Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem), Ka'b b. Eşref ve ona tâbi olanları İslâm'a davet etmesi ve onların da:"Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" demeleri üzerine nazil olmuştur. Allahü teâlâ  nebisine, inkarcılara şöyle seslenmesini bildiriyor:

"Ben Allah'ın elçisiyim. Sizi O'na çağırıyorum. Eğer O'nu seviyorsanız, O'nun dininde beni örnek alın ve bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve sizden razı olsun"

ve günahlarınızı bağışlasın.' Allahü teâlâ, sizin kalblerinizden perdeleri kaldırsın, aşırılıklarınızı gidersin, sizi cennetlerine yaklaştırıp ve katında sizlere yer hazırlasın.

Allah, ğafûr ve rahimdir. Gönderdiği elçiyi sevip, onun emrine uyanları affedip bağışlar.

32

De ki: 'Allah'a ve Rasûl'e itaat edin.' Bütün emir ve yasaklarda, Allah'ın elçisine uyun. Allah'ın elçisine uymaktan

eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah da inkarcıları sevmez. Yani onlardan razı olmaz ve onları anıp, yüzlerine bakmaz. Bu âyet Hazret-i Peygamber'in yüceliğine de işaret etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ, kendisine uymayı, habibine uymaya bağlamış, kendisine itaati da, ona itaat etmekle beraber zikretmiştir. Her kim, Allah'ı sevdiğini iddia eder de, peygamberin yoluna aykırı hareketlerde bulunursa, Kur'an nassıyla o kimse yalancıdır.

Şair de şöyle der:

"İlâhı sevdiğini göstermeye çalışırken, ona isyan ediyorsun Yemin ederim ki hu çok alçak bir iştir. Eğer sevgin doğru olsaydı, ona itaat ederdin. Çünkü, seven sevdiğine itaat eder."

Allah'ı sevdiğini iddia edip de peygamberinin sünnetine uymayan kimse davasında yalancıdır. Çünkü, bir kimseyi seven, onun özel dostlarını ve onunla beraber olanları da sever. Kölesini, cariyesini, evini, yerini... Bu durum, aşkın kanunu ve sevginin esasıdır. Bu anlamda, Mecnun el-Âmiri şöyle der:

"Ülkeye, Leylâ'nın ülkesine varabilsem, Perde sahibini, perde sahibini öpebilsem, Gönlüme dolan ülke sevgisi değil, ülkedekinin sevgisidir. ”

Kâsânî, ”De ki: 'Allah'a ve Rasûl'e itaat edin.'“ âyetinin tefsirinde şöyle der: ”Eğer habibime uymaya gücünüz yetmezse, en azından, kendisiyle emrettiğim şeye itaatkâr olun. Mürid, murada uyup, onun emrine sarılmalıdır. 'Eğer insanlar, rasûle tâbi olmaktan 'yüz çevirirlerse', inkarcı kâfirlerin durumuna düşerler. 'Şüphesiz Allah’da inkarcıları sevmez.'"

Rivayet edildiğine göre: Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ömer'in (radıyallahü anh) elini tutmuştu. Ömer ona dedi ki: ”Ey Allah'ın elçisi, nefsim hariç, sen bana her şeyimden daha sevgilisin." Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Muhammed'in nefsi, yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, ben kendisine, kendisinden daha sevgili olmadıkça, hiç biriniz iman etmiş olamazsınız" buyurdu. Hazret-i Ömer de: ”Allah'a yemin ederim ki, şimdi sen bana, kendimden daha sevgilisin" dedi. Hazret-i Peygamber de: ”Şimdi imanın tamam oldu ey Omer" buyurdu.

Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ” Direnen hariç, bütün ümmetim cennete girecektir."“Direten kimdir Ey Allah'ın elçisi?" diye soranlara da: ”Kim bana itaat ederse cennete girer. Kim de isyan ederse, direnmiş olur" cevabını verdi."

Câbir b. Abdullah anlatıyor: ”Peygamber Efendimiz uykudayken, ona melekler geldi. Meleklerden biri onun uykuda olduğunu söyledi. Diğer melek de, gözlerinin uyuduğunu, fakat kalblerinin uyanık olduğunu belirtti. Daha sonra bu melekler dediler ki: 'Bu zat (Hazret-i Muhammed) için bir benzetme yapın. ' Daha sonra şöyle bir temsil getirdiler: Adamın biri, ev yapar ve orada ziyafet vermek ister. Etrafa haberciler gönderip, ziyafet verdiğini duyurur. Davete icabet eden, eve girer ve yemek yer. Davete icabet etmiyen ise, eve girip yemek yemez. Bunu Hazret-i Peygamber için yorumlayınız ki, anlaşılsın. Daha sonra şöyle yorumladılar: Ev, cennet, davet veren ise Hazret-i Muhammed'dir. Kim Hazret-i Muhammed'e itaat ederse, cennete girer. Kim Hazret-i Muhammed'e isyan ederse, Allah'a isyan etmiş olur."

33

Allah, Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemlere üstün kıldı. Allahü teâlâ, Âdem peygamberi kutsî nefis ve ona layık olan ruhî melekeleri sebebiyle seçti. Ya da Hazret-i Âdem'i seçmesi onu bizzat, kendi kudret eliyle en güzel şekilde yaratmış olması, ona isimleri öğretmesi, ona melekleri secde ettirmesi ve onu, cennete yerleştirmesidir.

Nûh peygamber de, kendinden önceki şeriatları ilk defa nesneden peygamberdir. Allah, onun ömrünü uzatmış, zürriyetini bakî kılmış ve duasını kabul buyurmuştur.

İbrahim hanedanından kasıt, Hazret-i İsmail ve İshak ile onların soyundan gelen ve aralarında bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in de bulunduğu diğer peygamberlerdir. İbrahim peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in ailesinin seçilmesi, onun öncelikle seçilmiş olduğunu ifade eder.

İmran hanedanı, Hazret-i İsa ve onun annesi İmran'ın kızı olan Meryem'dir. Bunların, diğer âlemlere karşı seçilip üstün kılınması, zamanında yaşayan diğer insanlara üstün kılınmasıdır. Âlemler'den kasıt, bu peygamberlerin herbirinin döneminde yaşayan diğer insanlardır.

34

Hepsi de birbirinden, aynı zürriyetten

türeyen bir nesildir.

Burada zürriyetten kasıt, İbrahim ve İmran hanedanıdır. Bunlar, birbirinin devamı olan iki zürriyettir. Biri diğerinden dallanmıştır. İbrahim hanedanı, (yani İsmail ve İshak) İbrahim'den dallanmışlar. İbrahim Nuh'tan, Nuh da Âdem peygamberden dallanıp gelmiştir (salat ve selâm onlara olsun ). İsrail oğullarının son peygamberine kadar hepsi, o ikisinden dallanmıştır. İmran hanedanı da, İbrahim'in zürriyetinden gelen, Mûsa ve Harun peygamberlerdir. İsa peygamber ve annesi Meryem de böyledir.

Allah, hakkıyla işitici ve bilicidir. Kulların bütün sözlerini işitir, onların gizli ve açık bütün işlerini bilir. Kulları içerisinde, söz ve hareket bakımından, kimin istikameti doğru ise, hizmetine onu seçer. Rütbelerin en güzeli de, ”Bazılarını derecelere yükseltti..." (Bakara: 253) âyetiyle işaret edilen muhabbet rütbesidir. Bunun içindir ki, peygamberler içerisinde en üstün olan, Habîbullah Hazret-i Muhammed'dir.

Denilir ki, üç çeşit baba vardır. Doğrudan baba (gerçek baba), eğitip büyüten baba ve öğreten baba yani, hoca, öğretmen.

35

Hani İmran'ın karısı: 'Rabbim, karnımdakini, hür bir kul olarak sana adadım demişti. Adamak, insanın bir şeyi kendisine vacip kılmasıdır. İmran'ın karısından kasıt, Mâsân'ın oğlu İmran'ın karışıdır. Bu da, Meryem validemizin anası ve İsa peygamberin anneannesidir. Bu da, Fakûza'nın kızı Hanne'dir. Bu hanımın kısır olduğu, yaşlanıncaya kadar çocuk doğurmadığı rivayet edilir. Bir gün, ağacın gölgesinde otururken, yavrusunu yedirmekte olan bir kuş görür. Nefsi harekete geçer ve bir çocuk temennisinde bulunarak şöyle duâ eder: ”Ey Allah'ım, bana bir erkek çocuk verirsen onu sana adakta bulunuyorum. Onu, Beytülmakdis'e tasadduk edeceğim ki, Beytül-makdis'in hizmetini görsün." Meryem'e hamile kalır, sonra da İmran ölür. Burada çocuktan akılsız varlıklar için kullanılan ”mâ" ile bahsedilmiştir. Bunun sebebi çocuğun durumu müphem olduğu ve henüz akıllılar derecesinde olmadığı içindir.

"Hür bir kul" dan kasıt, Beytülmakdis'in hizmetine verilmiş veya sırf Allah'a adanmış kul demektir. O dönemlerde, bu tür adaklar meşru idi. Beytülmakdis'e hizmetçi olarak erkek çocuğu adanır, cariye adanmazdı. Çünkü cariye, âdet haline yakalanır ve Beytülmakdis'ten dışarı çıkmaya ihtiyaç duyardı. Fakat Hanne, mutlak olarak karnındakini azat edip hür kıldı ve erkek çocuk için adağı vesile kıldı. Adamış olduğum şeyi

benden kabul buyur diye duâ bile etti. Buradaki, ”tekabbel" den kasıt, bir şeyi isteyerek kabul etmek, kabul buyurmaktır. Gerçekte ise, çocuk istemiyle duada bulunmaktır.

Sen işitir ve bilirsin,' demişti. Ey Allah'ım! Sen, işitilen şeylerden olan benim duâ ve yalvarışımı işitir ve bilgiler zümresinden olan gönlümdeki şeyi de bilirsin.

36

Fakat onu doğurunca.. Hanne, erkek bir çocuk istiyordu. Oysa bir kız doğurdu. Bunun üzerine hayal kırıklığına uğradı ve üzüldü.

Ne doğurduğunu Allah bilirken, şöyle dedi: 'Onu kız olarak doğurdum. Burada, kadının ne doğurduğunu Allah'ın bilmesi ifadesi, Allah tarafından tazim için kullanılan bir ifadedir. Kadın, dişi doğurunca hayrete düşüp üzülmüştü. Bunun üzerine Allah: ”O kadın, bu hibenin kadrini bilmez. Allah ise, onun doğurduğunu ve onunla ilgili olan önemli ve çok büyük şeyleri bilir" buyurmuştu.

Erkek, kız gibi değildir. Bu da Allah'ın sözüdür. Çocuğun değerini ifade etmekte ve derecesini yükseltmek için söylenmiştir. Buna göre âyetin manası: Onun istediği erkek çocuğu kendisine verilen kız çocuğu gibi değildir. Ayetteki son iki cümle Hanne'nin ”Onu kız olarak doğurdum" sözü ile, ”ona Meryem adını verdim" sözü, arasında parantez cümlesidir. Faydası Hanne'yi teselli etmek ve çocuğa değer vermektir.

Ona Meryem adını verdim. Hanne'nin sözlerindendir. Onu, gayıpları bilen Allah'a arzetmekten maksadı, Allah'a yaklaşmak ve O'ndan çocuğu korumasını istemektir.

Onu ve zürriyetini, kovulmuş şeytandan sana sığındırırım.' Bu çocuğu ve onun çocuklarını, şeytanın şerrinden koruman için sana havale ederim. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Hiçbir çocuk yoktur ki, doğduğu zaman ona şeytan dokunmasın. Onun dokunması dolayısıyla, bağırır. Meryem ve çocuğu bundan müstesna."

Bu hadisin anlamı şudur: Doğan her çocuğa şeytan musallat olmak ister. Ancak Hazret-i Meryem'in annesinin bu duası kabul olmuş, Meryem ve onun çocuğuna şeytan musallat olamamıştır.

37

Rabbi onu, güzellikle kabul etti. Allahü teâlâ, erkek çocuk yerine Meryem'i adak olarak kabul etti ve ona razı oldu. Meryem, küçük ve kız olmasına ve mescide hizmet edebilme gücü olmamasına rağmen, Allah onu kabul etti.

Onu bir bitki gibi güzelce büyüttü. Allahü teâlâ  Meryem'i her şeye rağmen kabul etti. Çünkü annesi, başlangıçtaki niyetinde çok samimiydi ve sonunda da utanıyordu.

Ve Zekeriyya'yı da onun Meryem'in

bakımıyla görevlendirdi. Meryem'in menfaatlerini koruyup, işlerini yapmakla

Zekeriyya peygamber görevlendirildi. Zekeriyya ona kefil oldu. Kefil demek, bir başkasına bakan ve onun menfaatlerini koruyan demektir. Hadis-i Şerifte: Şehadet ve orta parmağına işaret ederek ”Ben ve yetime kefil olan şöyle yanyanayız ”' buyurulur.

Rivayet edilir ki: Hanne doğurduğu zaman, Meryem'i bir bez parçasına sarıp mescide götürdü. Onu din adamlarının yanına bırakıp şöyle dedi: ”Bu küçük adak, işte huzurunuzda. Onu alınız." Meryem'i alma konusunda yarışa girdiler. Çünkü o, liderlerinin çocuğuydu. Bunun üzerine Zekeriyya: ”Onu almaya ben daha çok hak sahibiyim. Çünkü teyzesi benim yanımda," dedi. Adamlar: ”Hayır, olmazsa kura çekelim" dediler. Daha sonra, Ürdün nehri kenarına gidip, vahiyleri yazdıkları kalemlerini o nehre attılar. Kimin kalemi yükselirse o tercih edilecekti. Bunu üç defa denediler. Her defasında, Zekeriyya'nın kalemi su yüzüne çıktı. Diğerlerinin kalemi battı. Böylece Meryem Zekeriyya'nın yanında kaldı.

Zekeriyya her mihraba girişinde, yanında bir yiyecek bulur...

Söylendiğine göre, Zekeriyya, Meryem için mescitte bir mihrap, yani bir oda yapmıştı. Oraya merdivenle çıkılırdı. Zekeriyya, oraya tek başına girerdi. Çıkarken de yedi kapıyı Meryem'in üzerine kapatırdı. Her yanına varışında da orada değişik yiyecekler bulurdu. Kışın yaz meyveleri, yazın ise kış meyveleri bulurdu

ve: 'Ey Meryem, bu sana nereden?' derdi. Çünkü bu yiyecekler bu dünyadakilere benzemiyordu, mevsimleri değişikti.

(O) küçük Meryem:

'Bu Allah katmdandır. Şaşma ve bunu garip karşılama, çünkü

Allah, dilediğine sayısız rızık verir,' derdi. Allah'ın vereceği nimetlerin çokluğunu hesap edemezsiniz. Onları takdir bile edemezsiniz. Bu ifade, nimetlerin Allah katından olduğunu açıklamak içindir. Âyet-i kerime'de, evliyanın kerametine işaret vardır. Kerameti inkâr eden, bu durumu, Zekeriyya Peygamberin peygamberlikten önceki harikuladeliklerinden ve onun peygamberliğinin esasından sayar.

Rivayet edildiğine göre, kıtlık senesinde Hazret-i Peygamber acıkmıştı. Fatıma validemiz ona, iki pide ile bir parça et verdi. Validemiz, Hazret-i Peygamber'i kendisine tercih etmişti. Peygamber efendimiz de, aldıklarını ona iade etti ve ”gel kızım" dedi. Validemiz gelip tabağı açtı. Bir de ne görsün? Tabak et ve ekmekle dolu. Bunun üzerine donakaldı ve Allah katından geldiğini bildi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, ”Bunlar sana nereden geldi? ” buyurdu. Falıma validemiz de ”Allah'tan! Allahü teâlâ  dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır" dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: ”Seni, Israiloğullarının hanımefendisi Meryem'e benzeten Allah'a hamd olsun." Daha sonra Peygamber efendimiz, Hazret-i Ali'yi, Hazret-i Hüseyin'i ve ehl-i beyti topladı. Hepsi bu tabaktan yeyip doydular, yemek de olduğu gibi kaldı. Fatıma validemiz de komşulara dağıttı.

Selef-i sâlihinin, sahabenin, tabiînin ve daha sonra birçoklarının kerametleri ortaya çıkmıştır.

Süfyan-ı Sevrî, Şeybân-ı Râî ile birlikte haccediyormuş. Önlerine arslana benzeyen yırtıcı bir hayvan çıkmış. Süfyan, Şeyban'a demiş ki : ”Bu hayvan hakkında görüşün nedir?" Şeyban 'korkma' demiş ve kulaklarını tutarak birbirine sürmüş. Hayvan da baygın bir şekilde bakarak kuyruğunu sallamış. Bunun üzerine Süfyan: ”Bu şöhret ne?" diye sormuş. Şeyban da şöyle cevap vermiş: ”Şöhretten korkmasaydım, azığımı bu hayvanın sırtına yükler ve Mekke'ye giderdim.

 

 

 

 

Ana Sayfa (Kur'an-ı Kerim) Aynı Pencere

Geri

 

(T :  M : 1725  H : 1137)

 

RÛHU'L-BEYÂN TEFSÎR-İ - (TÜRKÇE)

 

HANEFÎ

 

İleri

Sayfayı Büyüterek Aynı Pencerede Aç