Arap dilinde sûrenin anlamı, onu bir diğer sûreden açıkça ayırdetmek ve ondan ayrı olması
anlamındadır, sûreye bu adın veriliş
sebebi orada bir mevkiden bir başka
mevkiye yükselme olduğundan dolayıdır. Nitekim
Rabia
şöyle demektedir:
"Allah'ın
sana yüksek bir makam (şeref ve üstünlük) verdiğini
görmez misin?
Sen ondan aşağıda kalan her bir hükümdarın
aşağıdan ona
yükselmeye çalıştığını görürsün."
Yani
Allah'ın sana
verdiği
ve seni çıkardığı
şeref ve üstünlük makamı
hükümdarların makamından daha yüksektir.
Sûreye bu adın veriliş sebebi,
şeref
ve yüksekliğin
olduğu
da söylenmiştir. Yerin yüksekçe olan
kısmına "sur" denildiği
gibi.
Sûreye bu adın veriliş sebebinin, o sûreyi okuyan
(ezbere bilen) kimsenin bu sûreyi
okuyamayana göre daha
şerefli
olmasından dolayı olduğu
da söylenmiştir. Binanın çevresini saran
sur gibi. Bütün bu söyleyişlerde hemze yoktur.
Bu adın veriliş
sebebinin Kur'ân-ı
Kerim'in belli bir bölümü oluşundan
dolayı olduğu
da söylenmiştir. Nitekim Araplar arta
kalan şeye "(.....):
su'r" demektedirler. dediklerinde "insanlardan arta kalan
şeyler arasında gelmiştir" demek isterler. Buna göre kelimenin aslı hemzeli
olarak şeklindedir. Daha sonra bu kelime hafifletilerek, hemze yerine önceki
harfin ötreli
olması dolayısıyla vav gelmiştir.
sûreye bu adın veriliş sebebinin eksiksiz ve mükemmel olması olduğu da söylenmiştir.
Nitekim Araplar, hilkati tam kusursuz dişi deveye sûre
adını verirler, sûre kelimesinin
çoğulu, "suver"
şeklinde gelir. Nitekim
şair,
şöyle demiştir:
"Karadır gözlerinin
çevresi, sûreler okumazlar."
Bu kelimenin şeklinde çoğul
yapılması da mümkündür.
Âyet:
Alamet demektir. Yani kendisinden
önce
gelen söz
ile daha sonra gelecek
olan sözün
biribirlerinden ayrı olduğunu
belirten alamet demektir. Yani her bir âyet bir diğerinden ayırdedilmekte ve
tek başına bulunmaktadır. Araplar:
derler. Yani benimle filan kişi
arasında bir alamet vardır. Yüce Allah'ın:
"Onun hükümdarlığının
alameti....." (el-Bakara, 2/247)
âyetinde geçen (alamet anlamındaki):
"âyet" kelimesi bu anlamdadır. en-Nabğa
da der ki:
"Onun için bir takım âyetler
(alametlerdir, diye) düşündüm;
Altı yıldan beridir ve işte bu yedinci yıl."
Bu ismi alış sebebinin Kur'ân-ı Kerim'deki bir grup harf
toplamı ve onun bir parçası olması olduğu
da söylenmiştir.
Mesela, bir topluluğun hep birlikte çıktığını ifade etmek istediğimizde ( ...... ) tabirini
kullanırız.
Burç b.
Mushir et-Taî de der ki:
"İki
yarıktan
çıktık. Yok bizim gibi kabile
Kalabalık topluluğumuzla
katarız
önümüze yavrulu, aşılı develerini."
İnsanların
benzerini söylemekten acze düştükleri oldukça hayret verici bir söz dizisi olduğundan
dolayı "âyet" adının verildiği
de söylenmiştir.
Nahivciler, "âyet" kelimesinin aslının ne olduğu hakkında farklı görüşlere sahiptir. Sibeveyh "fealetun" vezninde "eyeyetun"
demektedir, "ekemetun" ve "şeceretun" kelimeleri gibi. Bu kelimede yer alan "ya" harfi
hareke alıp ondan
önceki
harfin harekesi de fetha olduğundan
dolayı bu "ya" elife dönüştü.
Böylelikle kendisinden sonra med gelen bir hemze
şeklinde "âyet" haline geldi.
Kisai de der ki: Bu kelimenin
aslı, "fâiletun" vezninde "âyiyetun" şeklindedir.
"Âmine"
kelimesi gibi. Burdaki "ya" harfi harekeli, ondan
önceki harf de üstün
olduğundan dolayı elife dönüştü. Sonra da bu elif çoğul ile karışmasın
diye hazfedildi.
el-Ferra da der ki: Bunun aslı
birinci ya harfinin şeddeli okunması ile
"ây-yiyetun" şeklindedir.
Bu şeddeli
oluş,
hoşa gitmediğinden dolayı elife
dönüştürülerek "âyet"
şekline gelmiştir.
Âyet kelimesinin çoğulu ise, "âyun, âyâtun, âyâun"
şekillerinde gelmektedir. Ebu
Zeyd der ki:
"Bu zaman onun alametlerinden
geriye bir şeyi bırakmadı.
Kazanların oturtulduğu saç ayaklarından ve küllerinden başka."
Kelime: Yapısına karışan bütün unsurlarıyla birlikte ortaya çıkan
şekil demektir.
Yüce Allah'ın Kitabında en uzun
kelime on harflidir. Yüce Allah'ın
şu âyetlerinde olduğu gibi:
Andolsun onları halifeler yapacaktır."
(en-Nur, 24/55);
"Sizi
ona mecbur tutar mıyız?" (Hud, 11/28) ve benzeri
âyetler. Yüce Allah'ın: "(......):
Ondan
size içirdik." (el-Hicr, 15/22) âyeti,
Hazret-i Osman'ın çoğalttığı mushaflardaki yazılışı itibariyle on harf olmakla birlikte söyleyişte
onbir harftir. En kısa kelime, gibi iki harfli olanlardır. Belli bir mana ifade eden,
soru hemzesi, atıf vavı gibi harfler, kelime olmakla birlikte tek başına bunlar söz
olarak söylenmezler.
Bazen tek bir kelime, tam bir
âyet olabilir. Yüae Allah'ın şu âyetlerinde olduğu gibi. Fecre andolsun;"
Kuşluk
vaktine andolsun"; "(.....) Asra andolsun..." gibi. Aynı
şekilde "Elif, lam, mim;
elif, lam, mim, sad; ta, ha; ya sin; ha mim" gibi kelimeler
Kufelilerin görüşüne
göre tam bir âyet ve
birer kelimedirler. Bunlar ise sûrelerin baş taraflarında
bulunurlar. Sûre aralarında bulundukları takdirde ise bunlar kelime
olmazlar. Ebu Amr ed-Dani der ki: Ben yüce
Allah'ın er-Rahmân sûresinde buyurduğu
İkisi koyu yeşildirler."
(er-Rahmâçı, 55/64) buyruğundan başka tek başına bir âyet olan bir kelime
bilmiyorum.
Bu harflerin, bazen arka arkaya
iki ayrı kelime ve iki âyet halinde geldikleri de olur.
Bu da yüce Allah'ın: "Ha mim, ayn,
sin, kaf" harfleridir. Bu sadece Kufelilerin
görüşüne göre böyledir.
"Kelime" bunun dışındaki hallerde fazla ya da eksik olmakla
birlikte kendi başına anlam ifade eden söz ve tam bir âyet de olabilir.
Yüce Allah'ın
şu
âyetinde olduğu gibi:
"Rabbinin Israiloğullarına olan o pek güzel
kelimesi (ya'di, sözü) sabretmeleri sebebiyle
tamamlandı." (el-A'raf, 7/137). Burada
yer alan "kelime" ile yüce Allah'ın şu âyetindeki va'din
kastedildiği söylenmiştir:
"Biz
ise, o yerde mustaz'af kılınanlara lütufta bulunmak.... istiyorduk... Ve
onlara... korkageldiklerini gösterelim."
(el-Kasas, 28/5-6).
Yüce Allah bir başka
yerde de:
"Onlara
takva kelimesi üzerinde sebat verdi." (el-Feth,
48/26) diye buyurmaktadır. Mücâhid
der ki: Buradaki takva kelimesinden kasıt "la ilahe illellah" sözüdür.
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmaktadır: "Şu iki kelime, dile kolay terazide ağır, rahman olan yüce Allah
tarafından da çokça sevilen sözlerdir:
"Allah'ı
hamdi ile teşbih ederim, büyük olan
Allah'ın
şanı ne yücedir."[263] [134]
Araplar bazan bütünüyle bir kasideye, bütün bir kıssaya da
"kelime" adını verirler. Mesela, Kuss, kelimesinde yani hutbesinde şunu söyledi. Züheyr, kelimesinde yani kasidesinde
şunu söyledi.
Filan kelimesinde yani mektubunda
şunu
söyledi, derler ve böylelikle
eğer sözü
edilen o ifadeler söylediği sözlerin
kapsamı içerisinde yer alıyor ise, sözün
tümüne "kelime" adını verirler. Çünkü,
bir
şey
şeyin
bir parçası olup ona yakın, onun çevresinde bulunur herhangi bir
şekilde onun sebebiyle o
şey varolursa ona mecazen ve kelimenin anlamını genişleterek o
şeyin
adını verirler.
Harf, kelimenin tek başına var olan bir parçasıdır. Az önce açıkladığımız
gibi, mecaz ve kelimenin anlamını genişletmek
kabilinden, harfe kelime, kelimeye de harf denildiği de olur. Ebu Amr ed-Dani der ki: Sûrelerin başlarında tek bir harf halinde gelen Sad, Kaf ve Nun gibi
hece harfleri'ne nasıl harf veya kelime ismi verilebilir? diye sorulursa, cevabımız şu olur: Buna kelime denilir, harf denilmez.
Çünkü harf söylenilerek
susulmaz. Ve
şekil itibariyle tek başına bulunmaz, onunla birlikte karışık halde bulunan diğer
harflerden ayrı yazılmaz. Bu tür harfler ise, söylenilip susulur ve bunlar tek başlarına ve ayrı bulunurlar. Tıpkı kelimenin tek başına ve ayrı olması gibi. O bakımdan bunlara kelime ismi
verilmiş, harf denilmemiştir.
Ebu Amr der ki: "Harf kelimesi başka anlamda gidiş,
mezhep
ve şekil anlamlarına da gelmektedir. Nitekim
yüce Allah
şöyle
buyurmaktadır:
"İnsanlardan bazıları, Allah'a bir harf (bir mezhep ve bir şekil) üzere ibadet ederler." (el-Hacc, 12/11) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kur'ân-ı Kerim, yedi harf üzere indirilmiştir"[264] [135] âyeti da bu türdendir. Yani yedi ayrı telaffuz şekli üzere indirilmiştir, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
-------------------
[263] [134] Buhârî, Tevhid 58 (aynı zamanda Buhârî'deki son hadistir); Müslim, Zikr ve Dua 31.
[264] [135] Hadisin kaynakları aynı konuyu ele alan başlıkta geçmektedir.