Babası.................... : Çelebi Mehmed Han
Annesi.................... : Emine Hâtûn
Doğumu.................. : 1404
Vefâtı...................... : 3 Şubat 1451
Tahta Geçişi............ : 25 Haziran 1421
Saltanat Müddeti..... : 29 sene 7 ay 3 gün
Osmanlı
sultanlarının altıncısı. Çelebi Sultan Mehmed Han’ın oğlu. 1404 senesinde
Amasya’da Dulkadiroğlu Süli Bey’in kızı Emine Hâtun’dan doğdu. Çocukluğu
Amasya, Bursa ve Edirne’de geçti. Ailesinin yanında ilk terbiye ve eğitimini
tamamlayınca, devrin âlimlerinden ders aldı. 1415 yılında idâri ve askerî
bilgileri öğrenip tecrübe kazanması ve devlet yönetimine hazırlanması gayesiyle
lalası Yörgüç Paşa’nın yanında Amasya sancakbeyliğine gönderildi.
Şehzâde
Murâd, Amasya’dayken, 1417’de lalası Biçaroğlu Hamzâ Bey’le beraber
Cenevizlilerden kâfir Samsun’u aldı. 1420’de vezîriâzam Bâyezîd Paşa ile
beraber Börklüce Mustafa ve Torlak Kemâl isyânlarını bastırdı. Babasının
1421’de vefâtı üzerine, on sekiz yaşındayken 25 Haziran 1421’de Bursa’da tahta
geçti.
Murâd
Han’ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra saltanatını kutlamaya gelen Bizans
elçileri aynı zamanda imparator Manuel Paleogos’un bir mesajını getirdiler.
İmparator mesajında; Osmanlı târihlerinde Düzmece Mustafa şeklinde geçen,
Yıldırım Bâyezîd’in oğlu Mustafa Çelebi’nin kendi yanında olduğunu belirttikten
sonra, Murâd Han’ın kardeşleri Mahmûd ve Yûsuf beyleri rehin olarak istiyor,
aksi hâlde saltanat iddiasında bulunan Mustafa Çelebi’yi serbest bırakıp, ona
destek vereceği tehdidinde bulunuyordu.
Sultan
Murâd Han, İmparator’un şehzâdeleri dilediği zaman kendisine karşı koz olarak
kullanacağını bildiği için bu isteği şiddetle reddetti. Bunun üzerine Bizans
İmparatoru, Limni adasında tuttuğu Mustafa Çelebi ile Aydınoğlu Cüneyd Bey’i
serbest bıraktı ve Dimitrios Leontarios kumandasında on beş gemiden meydana
gelen bir filo ile onları Gelibolu önlerine çıkardı (Eylül 1421). Bu arada
Murâd Han’a cephe alan Bizans imparatoru ve Mustafa Çelebi yanında yer alan
Anadolu beylikleri de Osmanlı tabiiyyetini tanımamak suretiyle ayaklandılar.
Nitekim Germiyanoğlu ikinci Yâkûb Bey, Murâd Han’ı tanımayarak Mustafa Çelebi
tarafını tuttuğu gibi, Hamîd ili de Karamanoğlu tarafından işgal edildi. Diğer
taraftan Menteşeoğullarından Ahmed ve Leys beyler, bağımsızlıklarını îlân ederek
adlarına bastırdıkları paralara Osmanlı pâdişâhının adını koymadılar. Bu arada
Aydınoğlu ile Saruhanoğlu eski topraklarından bir kısmını ellerine geçirmişler,
İsfendiyâr Bey de Çankırı, Kalecik ve Tosya’da Osmanlı Devleti himayesinde
hüküm süren oğlu Kâsım’ı buralardan kovmuştu. Murâd Han, Mustafa Çelebi’nin
(Düzmece Mustafa) Gelibolu’ya çıkıp Rumeli’de saltanatını îlân ettiği bu
günlerde, bu oldu bittilere razı olmak mecburiyetinde kaldı.
Bizans
imparatoru Manuel’in yardımıyla Gelibolu’ya çıkan Mustafa Çelebi, Gelibolu
dâhil olmak üzere, İstanbul’un kuzeyinden Eflak’a kadar uzayan sahaları
İmparator’a vermeyi ve; oğlunu rehine olarak bırakmayı taahhüd etti. Osmanlı
tahtının meşru vârisi olduğunu söyleyen Mustafa Çelebi’ye, ilk önce Gelibolu ve
çevresi ahâlisi iltihâk etti. Ancak Gelibolu kale komutanı Şahmelek, Murâd
Han’a bağlı olduğunu bildirip kaleyi teslim etmedi. Mustafa Çelebi, Aydınoğlu
Cüneydle Bizanslı komutan Leontarios’u bu kale önünde bırakıp kendisi Aynaroz
taraflarına doğru yürüdü ve bâzı yerleri ele geçirdi. Vardar-Yenicesi’nden
sonra Edirne’yi de ele geçirmek suretiyle Rumeli’ne hâkim oldu.
Mustafa
Çelebi’nin bu isyânını bir an önce bastırmak isteyen Murâd Han, vezîriâzam
Bâyezîd Paşa’yı vazifelendirip Rumeli’ne gönderdi. Güzelcehisar (Anadolu
hisarı) yakınlarından boğazı geçen Bâyezîd Paşa, Sazlıdere mevkiinde Mustafa
Çelebi’nin kuvvetleriyle karşılaştı. Fakat askeri Mustafa Çelebi tarafına
geçince, Paşa, yalnız kaldı ve; Mustafa Çelebi kuvvetlerince yakalanıp
öldürüldü. Mustafa Çelebi’nin kazandığı bu başarı üzerine Gelibolu kalesi de
teslim oldu. Daha önce verdiği söz sebebiyle Bizans askeri kaleye yerleşmeye
başlayınca, bölgeye gelen Mustafa Çelebi, bunları kaleden çıkarıp kendilerine
artık ihtiyâcı olmadığını belirtip, imparatora gönderdi. Mustafa Çelebi bu
şekilde Rumeli’ne tamamen hâkim olunca, Edirne ve Serez’de kendi nâmına para
bastırdı. Edirne’de saltanat sürmeye başladı.
Mustafa
Çelebi, Rumeli’de hükûmet sürdüğü bu ilk günlerde Anadolu’da hâkimiyeti elinde
bulunduran yeğeni Murâd Han’ı pek önemsemedi. Fakat Gelibolu mes’elesinden
dolayı kendisine olan desteğini çeken ve ikinci Murâd’la anlaşmak teşebbüsünde
bulunan Bizans imparatoru Manuel’in gayreti yanında, Murâd Han’ın Foça’daki
Cenevizlilerin komiseri Giovanni Andorno ile bâzı ticarî imtiyazlar mukabili
olarak anlaştığı haberini alınca, Aydınoğlu Cüneyd Bey’in de teşvîkleriyle 20
Ocak 1422’de Gelibolu’dan Lapseki’ye geçerek Bursa’yı almak üzere Ulubat gölü
kenarına kadar geldi.
Amcasının
harekâtından haberdâr olan Murâd Han da kuvvetlerini toplamış, Mustafa Çelebi
Bursa’ya ulaşmadan onu karşılamak istemişti. Ulubat’a daha önce gelen ikinci
Murâd, Ulubat suyu üzerindeki köprüyü yıktırdı. Suyun bir tarafında Mustafa
Çelebi’nin, öte tarafında da sultan Murâd’ın kuvvetlen mevzî aldılar. Sultan
Murâd Han, babası Çelebi Mehmed Han’ın son zamanlarında yaptığı bir hatâ
sebebiyle Tokat’ta mahbus olan akıncıların pîri Mihâloğlu Mehmed Bey’i yanında
getirmişti. Mihâloğlu Mehmed Bey, geceleyin Ulubat çayı kenarına gelerek Rumeli
akıncı beylerini çağırmaya başladı. Rumeli akıncı beyleri Mihâloğlu’nun ölmüş
olduğunu sanıyorlardı. Çay kenarına gelip sesini duydukları zaman sağ olduğunu
anlayıp, çok sevindiler ve emrine âmâde olduklarını bildirdiler. Mihâloğlu ise,
onlara sultan Murâd gibi bir Sultan’ı bırakıp bir düzme hükümdara tâbi
olduklarını ve tez kendilerine katılmalarını söyledi. Böylece Mihâloğlu Mehmed
Bey, Mustafa Çelebi’nin yanındaki Rumeli akıncılarının kendi taraflarına
geçmesini sağladı. Vezir Hacı İvaz Paşa da çeşitli vâdlerle Aydınoğlu Cüneyd
Bey’i Mustafa Çelebi’nin yanından ayırdı. Mustafa Çelebi’nin yanında kalan
Rumeli azablarından beş bin kişilik bir kuvvet, nehrin geçit yerinden geçerek
Murâd Han’ın karargâhına gece baskını yapmak istedilerse de, durumu zamanında
öğrenen Murâd Han gerekli tedbirleri alarak bunları da saf dışı bıraktı.
Böylece ordusunun kendiliğinden dağıldığını gören Mustafa Çelebi kaçmaktan
başka çâre bulamadı. Sâdık bir avuç adamıyla hızla Lapseki’ye gelip Gelibolu’ya
geçti. Mustafa Çelebi’yi tâkib ederi sultan Murâd, daha önce anlaştığı Foça
Cenevizlilerinin gemileriyle Rumeli’ne geçti. Gelibolu’yu zaptedip, önce
Bolayır, sonra Edirne’ye çekilen Mustafa Çelebi’yi tâkib ederek Edirne’ye
girdi. Mustafa Çelebi kısa bir süre sonra Eflak’a kaçmak isterken, Kızılağaç
Yenicesi’nde yakalanarak Edirne’ye getirildi ve kale burçlarından birine asıldı
(1422).
Mustafa
Çelebi vak’asında iki yüzlü siyâset tâkib ederek Osmanlı Devleti’ni bölmeye
çalışan Bizans’a iyi bir ders vermek isteyen Murâd Han, hemen hazırlıklara
girişip Mihâloğlu Mehmed Bey’i 10.000 akıncı ile öncü olarak İstanbul üzerine
gönderdi (10 Haziran 1422). Çok geçmeden kendisi de 50.000 kişilik bir ordunun
başında İstanbul önlerine gelip kuşatmayı başlattı. İmparator Manuel, önemli
bir para teklifi ile kuşatmanın kaldırılmasını istediyse de kabul etmedi. Kara
tarafından tamamen sarılan şehrin çıkış kapılarının karşılarına isabet eden
sahalara siperler kazdırıldı. Surlar toplarla dövüldü. İkinci Murâd Han’ın
yaptığı bu muhasara Türklerin şimdiye kadar tatbik ettiği muhasaraların en
şiddetlilerindendi. Kuşatmaya, Yıldırım Bâyezîd’in dâmâdı olan büyük âlim ve
velî Seyyid Emir Buhârî’nin de 500 dervişiyle birlikte katılması askerin
maneviyâtını arttırıyordu. Nitekim 24 Ağustos’da, Emir Sultan’ın da yer aldığı
umûmî hücum çok şiddetli oldu. Muhasara Eylül ayı ortalarına kadar sürdü. Fakat
bu sırada yine Bizans’ın entrikalarıyla sultan Murâd’ın küçük kardeşi eski
Hamîd ili sancakbeyi Mustafa Çelebi’nin saltanat dâvasına kalkması sebebiyle
kuşatma kaldırıldı.
Mustafa
Çelebi lalası İlyâs Paşa’yla beraber Karaman ve Germiyanoğlu’nun verdiği
kuvvetlerin başında Bursa üzerine yürüdü. Bursa halkının şiddetle karşı koyması
ile şehre giremeyen Mustafa Çelebi, İznik’i kuşattı. Murâd Han’ı durumdan
haberdâr eden kale müdafii Fîrûzoğlu Ali Bey, kırk gün dayandıktan sonra teslim
oldu. İznik’de vezîriâzam İbrâhim Paşa’nın sarayına yerleşen Mustafa Çelebi,
hükümdarlığını ilân etti. Fakat İstanbul muhasarasına çok az bir kuvvet bırakıp
harekete geçen Murâd Han, Mustafa Çelebi’nin lalası İlyâs Paşa’ya mektup yazıp
mansıp vâdedip oyalarken, Mihâloğlu Mehmed Bey’i önden İznik’e gönderdi.
İznik’e âni bir baskın yapan Mihâloğlu Mehmed Bey, meydana gelen çarpışmalarda
ağır yaralandıysa da Mustafa Çelebi yakalanarak gerekli cezaya çarptırıldı
(1423).
İç
isyânlar me’selesini hâlledip devlete tek başına hâkim olan sultan Murâd Han,
Osmanlı Devleti’nin iç karışıklıklarından istifâde ile bâzı şehirleri geri
almış olan beyliklere yöneldi. Önce Candaroğulları üzerine yürüyüp
zaptettikleri topraklardan çıkardı ve beyliği Osmanlı Devleti’ne bağladı.
Karaman ve Eflak beyleri ile andlaşma yaptı. Bizans’ın Ege ve Karadeniz
kıyılarındaki topraklarını aldıktan sonra, yıllık 30.000 duka altın haraca
bağladı. İzmir, Menteşe ve Teke beylikleri Osmanlı hâkimiyetine geçti. Erkek
çocuğu olmayan Germiyan hükümdarı ikinci Yâkub Bey, vefâtından bir sene önce
Edirne’ye gelip Murâd Han’a misafir oldu ve ölümünden sonra mülkünün Osmanlı
Devleti’ne katılmasını vasiyyet etti (1428). Böylece, Murâd Han’ın yaklaşık beş
yıl süren uzun ve yorucu mücâdeleleri sonunda Anadolu birliği tekrar sağlanmış
oldu.
Murâd
Han, şehzâde Mustafa mes’elesini hâllettikten sonra Anadolu’da birliği tekrar
sağlamak için çalışmalara başlarken, bir yandan da Rumeli’ndeki fetih
hareketlerinin devamı için tedbirler almış, düşmanın maddî gücünü yıkmak için
Fîrûz Bey komutasındaki akıncıları Eflak’a, Evrenosoğlu Îsâ Bey komutasındaki
akıncıları da Arnavutluk ve Mora üzerine göndermişti. Fîrûz Bey, sık sık
Osmanlı ülkesine akınlar yapan Eflak prensi Drakul’u mağlûb edip, Osmanlı
Devleti’ne tâbi olmasını sağlamış ve iki oğlunu da rehin almıştı. Evrenosoğlu
Îsâ Bey ise, büyük bir kuvvetle çıktığı seferde Arnavutluk hâkimi Gion
Kastriyota’yı mağlûb edip itaat altına aldıktan sonra Mora taraflarına geçip
Lakedemonya havalisini zaptetmişti (1423).
Murâd
Han 1424 yılında Aydınoğlu Cüneyd Bey’in çıkardığı isyân hareketini de
bastırdıktan sonra Bergama-İzmir yoluyla gittiği Ayaslug’da (Selçuk) çeşitli
ülkelerden gelen elçileri kabul etti. Sırp kralı Stefan, Lazareviç ile Eflak
voyvodası Vlad-Drakul bizzat Edirne’ye gelerek Pâdişâh’a arz-ı tazimatta
bulunup eski muahedelerini yenilediler. Cenevizlilere tâbi olan Midilli ve
Sakız beyleri ve Rodos şövalyelerinin elçileriyle de andlaşmalar imzalandı.
Yıldırım Bâyezîd zamanında fethedilen, fakat fetred devrinde Bizanslılar
tarafından geri alınan Selânik’i satın alan Venediklilerle andlaşma
imzalanmadı. Genç Pâdişâh, Venedikli heyetine; “Selanik babamdan kalma
mülkümdür. Büyük babam Bâyezîd bazusunun kuvvetiyle burasını Rumlardan aldı.
Arzunuzla aradan çekiliniz, yoksa hemen geliyorum” cevâbını verdi. Bu suretle
elçiler bir iş göremeden geri döndüler.
1427’de
Sırbistan kralı Stefan Lazareviç’in ölmesi üzerine yerine Jorj Brankoviç geçti.
Brankoviç, Osmanlı dostu olan Lazareviç’in siyâsetini değiştirerek,
gerektiğinde Osmanlılara karşı kendisini müdâfaa etmek ve Türk taarruzlarını
kuzeye yâni Macaristan’a geçirmemek için Alman imparatoru ve Macaristan kralı
Sigismund’a kendi topraklarından bâzı mühim yerler verdi. Bu yerlerden birisi
de Sırpların merkezi olan Semendire ile Orşova arasında ve Tuna nehri kenarında
bulunan Kolombac (Güvercinlik) idi. Hâlbuki önceki kral Lazareviç burayı on iki
bin duka borcuna mukabil beylerinden birine vermişti. Sigismund bu parayı vermeden
şehri almak isteyince, Sırp beyi yardım isteyip şehri Osmanlı Devleti’ne
bıraktı. Sigismund, büyük kuvvetlerle gelip kaleyi kuşattıysa da Rumeli
beylerbeyi Sinân Bey’in uç beyleriyle yaptığı bir baskın sonunda canını zor
kurtardı. Sigismund’un yenilmesi üzerine, çaresiz kalan Sırp kralı Brankoviç,
Osmanlı Devleti’yle anlaşmak zorunda kaldı. Her yıl elli bin duka vergi
vermeyi, Macarlarla münâsebetini kesmeyi ve seferlerde Osmanlı ordusuna asker
göndermeyi taahhüt ettiği gibi, kızı Marya’yı da Pâdişâh’a vermeyi vâdetti
(1427).
Sırbistan
işlerinin hallolmasından kısa bir süre sonra da Anadolu’daki birliğin
sağlanmasını tamamlayan Murâd Han, Venediklilerden Selânik’i almak için
hazırlıklara başladı. Venedikliler alelacele mevcûd durumun muhafazası için
İmparator’a müracaat edip onun tavassutunu rica etti. Ancak Osmanlı pâdişâhını
Selânik’i alma karârından döndüremediler. Nitekim Murâd Han, İmparator’un
elçilerine, Selanik İmparator’a âid olsa idi orasını hiçbir vakit zaptetmek
istemiyeceğini, fakat Venediklilerin imparatorun arazisiyle kendi arasına
yerleşmesine de müsâde etmiyeceğini bildirdi.
1430
yılı Şubat ayında hazırlıklarını bitirip büyük bir kuvvetle Selanik seferini
başlatan Murâd Han, Mart ayı başlarında kaleyi kuşattı. Venedikliler bütün güçleriyle
kaleyi savunmaya çalıştılarsa da, ısrarla hücumlarını sürdüren Murâd Han’ın da
ön saflarda katıldığı 29 Mart günü yapılan umûmî hücum sırasında merdivenlerle
surlara çıkıldıktan sonra kale kapılarının açılması üzerine Selanik ele
geçirildi. Fetihten sonra şehri yeniden iskân etme çârelerini arayan Murâd Han,
fidyelerini ödeyen esirlerin şehirdeki evlerinde oturmalarına müsâde edip,
Vardar-yenicesi’nden getirttiği bir kısım Türk halkını da şehre yerleştirdi.
Yapılan îmâr çalışmaları sonunda, Selanik, çok geçmeden bir Türk-İslâm şehri
hâline geldi.
Venedikliler
Selânik’in düşmesi üzerine Epir sahillerinde bulunan donanmalarını Gelibolu
üzerine gönderip, Boğazlarda Osmanlıların her türlü ticarî ve askerî ulaşımını
kesmeye yönelik faaliyetlere giriştilerse de netîce alamadılar. Osmanlı
donanması karşısında bozguna uğrayıp geri çekildiler. Bunun üzerine 1430
Temmuz’unda Anadolu beylerbeyi Hamzâ Bey’le bir andlaşma yapmak zorunda
kaldilar. Bu andlaşmaya göre Selanik üzerindeki Osmanlı hâkimiyetini tanıdıkları
gibi, Arnavutluk’ta ellerinde bulunan şehirlerle Mora’daki Lepanto (İnebahtı)
için harac vermeyi kabul ettiler. Yine 1430 Nisan ayında Murâd Han henüz
Selanik’teyken, Osmanlı adaletini duyan ve başlarında bulunan İtalyan Tocco
ailesinin kendi aralarındaki iktidar kavgalarından bıkan Yanya halkı, bir
hey’et göndererek Türk idaresine geçmek istediler. Bunun üzerine Karaca Paşa
buraya gönderilerek şehir Osmanlı hâkimiyetine alındı.
Osmanlıların
yardımıyla amcası Ali Bey’i yenip Karaman tahtına oturmuş olan İbrâhim Bey,
mevkiini kuvvetlendirdikten sonra, Osmanlı Devleti’ne terk ettiği yerleri geri
almak için hummalı hazırlıklara girişmiş, fırsat kollamaya başlamıştı. 1432’de
Macaristan kralı ve Sırp despotuyla beraber Osmanlılar aleyhine ittifak edince,
harekete geçip, Beyşehir’i ve Hamîdeli taraflarını sıkıştırmaya başladılar.
Karamanoğlu üzerine gitmek isteyen Murâd Han, iki taraflı saldırı üzerine
Edirne’de kalıp, her iki tarafı da kontrol etmeye başladı. Macarlar üzerine
Rumeli beylerbeyi Sinân Paşa kumandasında kuvvet sevketti. Vidin Sinânı diye
meşhur olan Sinân Paşa, şiddetli bir muhârebeden sonra Macar kuvvetlerini
bozguna uğrattı. Kaçabilen çok az sayıdaki Macar askerinin kalanları Türk
kılıcı altında ve Tuna nehri sularında can verirken kral kaçmayı başardı
(1433).
Bu
muvaffakiyet üzerine vezir Saruca Paşa’yı Edirne’nin muhafazası için Rumeli’de
bırakan Murâd Han, Anadolu’ya geçip Karamanoğlu üzerine yürüdü. Akşehir, Konya,
Beyşehir ve Seydişehir’i alıp Bozkır’a geldi. Karaman hükümdarı İbrâhim Bey,
Taşili’ne sığındı ise de, Osmanlı kuvvetleri kendisini orada da tâkib ettiler.
Murâd Han, İbrâhim Bey’i yakalayıp mes’eleyi kökünden hâlletmek istediyse de,
Macarların Alacahisar taraflarına akın harekâtına girişmesi üzerine, vazgeçerek
büyük âlim Mevlâna Hamzâ ile kız kardeşi olan hâtûnunu göndererek sulh
talebinde bulunan İbrâhim Bey’in ricasını kabul etti. Bununla beraber bir
ihtiyarî tedbir alarak Hamîdeli arazisini, yanında bulunan İbrâhim Bey’in
kardeşi Îsâ Bey’e verdiği gibi, Dulkadiroğlu Nâsırüddîn Mehmed Bey’le birlikte
Kayseri’yi kuşattı. Ancak Malatya’yı ellerinde bulundurup, güneydeki beylikler
üzerinde nüfuz sahibi olan Memlûklüler, Orta Anadolu’da cereyan eden bu gibi
olayları tepki ile karşıladılar. Memlûklü sultânı Melik el-Eşref Baybars’ın bizzat
sefere çıkması bahis konusu oldu. Bunun üzerine Avrupa’da İslâmiyet’i yaymak
dururken, müslüman kanı dökülmesini istemeyen Murâd Han, kardeşine yenilip
vefât eden Îsâ Bey’in durumunu da dikkate alarak bir daha itaatten
çıkmayacağına dâir yemin eden İbrâhim Bey’le anlaştı (1437). Bu andlaşma
gereğince Akşehir, Beyşehir ve havalisi Osmanlı Devleti’nde kaldı.
Karamanoğlu
mes’elesinin halledilmesinden sonra sıra Karamanoğlu’yla Macar kralının
ittifakına vâsıta olan Sırp despotu Brankoviç’e gelmişti. Durumun vehâmetini
anlayan Brankoviç bir elçi gönderip Pâdişâha vâdettiği kızının çeyizinin
tamamlandığını ve aldırılmasını istedi. Bu teklifi devlet erkânıyla görüşen
Murâd Han, şimdilik gelini almaya ve bilâhare münâsib bir zamanda despotun
hakkından gelmeye karar verdi. Evrenosoğlu Ali Bey’i büyük bir akıncı koluyla
ittifakın üçüncü ayağı olan Macaristan üzerine gönderdi. Ali Bey, Rumeli
akıncılarıyla Tuna’yı geçip Temaşvar havalisini kırk gün vurdu ve külliyetli
mikdârda ganîmetle döndü. Maddî yönden büyük tahribata uğrattığı bu bölgenin
fethinin kolay olacağını arzetti.
Bunun
üzerine hazırlıklarına hız veren Murâd Han, 1437’de bizzat mühim bir kuvvetle
Semendire yakınında Tuna’yı geçerek Transilvanya’ya girdi. Bu seferde Sırp
despotu Brankoviç ve Eflak prensi Vlad Drakul da mevcûd askerleriyle Osmanlı
ordusuna iltihak ettiler. Zibin şehrine kadar gidilip bir çok kale fethedildiği
hâlde, Macar kralı ortada görünmüyordu. Kırk beş gün süren seferin sonunda ordu
geri döndü. Evrenosoğlu Ali Bey ise Arnavutluk taraflarına akına gönderildi.
Murâd
Han, seferden sonra Eflak voyvodası Vlad Drakul ile Sırp despotu Brankoviç’i
Edirne’ye davet ederek Sırbistan’ın merkezi Semendire’nin anahtarlarını da
beraberinde getirmelerini bildirdi. Brankoviç bizzat gelmeyerek bir oğlunu
gönderdi ise de, Semendire’nin anahtarlarını göndermediği gibi, şehri tahkim
ettirdi. Şehrin müdâfaasına Graguvar adındaki oğlunu bırakıp kendisi Lazar
isimli diğer oğluyla beraber Alman imparatoru ve Macar kralı Albert’in yanına
kaçtı. Sunun üzerine 1438’de harekete geçen Murâd Han, üç aylık bir kuşatmadan
sonra Semendire’yi fethedip, despotun oğlu Greguvar’ı yakaladı ve öteki
kardeşiyle beraber Tokat’a hapsetti. Semendire muhasarasına gelen Eflak prensi
Vlad Drakul’u tevkif edip iki oğlunu rehin aldıktan Sonra serbest bıraktı.
Semendire’nin fethinden sonra bir Macar ordusunun meydana çıkması üzerine,
vazifelendirilen Gâzi İshak Bey ile Tîmûrtaş Paşa torunu Osman Bey kanlı bir
muhârebeden sonra büyük bir başarı elde ettiler. Pek çok esir ve ganîmetle
döndüler. Sırbistan’a karşı yapılan bu hareketten sonra Macar ordusunun da
yenilmesi Bosna kralı Tvartko’yu korkuttuğundan, Osmanlı Devleti’ne vermekte
olduğu yıllık haracı yirmi binden yirmi beş bin dukaya çıkardı.
Bu
son başarı üzerine Macaristan’a kat’î bir darbe vurmak isteyen Murâd Han,
1439’da Belgrad kalesini zapta teşebbüs etti. Önce Evrenosoğlu Ali Bey
kumandasında bir ordu gönderdi. Sonra da kuvvetli bir orduyla papas Zovan
tarafından müdâfaa edilen Belgrad önüne gelerek muhasarayı şiddetlendirdi.
Yüzden fazla kürekliden meydana gelen ince bir nehir filosu da kuşatma
faaliyetine katıldı. Bir ara açılan gedikten asker kaleye girmeyi başardıysa da
karşılaştıkları şiddetli savunma sebebiyle geri çekildi. Muhasara altı ay kadar
devam etti. Fakat kale düşürülemedi. Neticede kış mevsiminin gelmesi ile
muhasara kaldırıldı.
Belgrad
muhasarasının başarısızlıkla neticelenmesi üzerine 1440 baharında Erdel
voyvodası Drakul ve Macar orduları başkumandanı bulunan Jan Hunyad,
karşı taarruza geçerek Bosna’daki Îsâ Bey’i mağlûb ettiler. Ertesi yıl da
Erdel’e akın yaparak Szent-İmre mevkiinde piskopos Lepes György kumandasındaki
Erdel kuvvetlerini mağlûb eden uç beyi Mezîd Bey’e karşı Hermanştad’da kati bir
zafer kazandılar ve bu savaşta Mezîd Bey şehîd oldu. Aynı yılın sonbaharında
harekete geçen Rumeli beylerbeyi Hadım Şahâbeddîn Paşa (Kula Şahin) Anadolu
askeri ve yeniçerilerin de katıldığı Rumeli askeriyle Silistre üzerinden
Eflak’a girdi ise de, Vlad Drakul ile birlikte hareket eden Jan Hunyad
tarafından Vazağ mevkiinde baskına uğrayarak mağlûb oldu ve hayâtını güçlükle
kurtardı (1441). Derhâl beylerbeylikden azledilerek yerine Kâsım Paşa Rumeli
beylerbeyi oldu.
Osmanlılara
karşı kazanılan bu savaşlar, hıristiyan âleminde büyük sevinçle karşılanıp
haçlı seferi hazırlıkları başlatılırken, Erdel’deki bozgun haberini alarak
Osmanlılar aleyhine harekete Geçen Karamanoğlu İbrâhim Bey, ertesi yıl Akşehir
ve Beyşehir üzerine yürüdü. Rumeli’de durum karışıkken kuvvetlerinin bir
kısmını bırakıp Anadolu’ya geçen Murâd Han, Konya ve Lârende (Karaman)
taraflarına sefere çıktı. Fakat Rumeli’de durumun karışık olması sebebiyle,
aldığı yerleri geri vermeyi kabul eden İbrâhim Bey’le anlaşıp Edirne’ye döndü.
Öte
yandan Karamanoğlu’nun hareketlerinden vaktiyle haberdâr olan Jan Hunyad,
yanında Sırp despotu Brankoviç ve yeni Lehistan ve Macaristan kralı Vladislas
olduğu hâlde Tuna’yı aşmış, Rumeli kuvvetlerini bozduktan sonra, Niş ve
Sofya’yı alarak yerli Bulgarlarla işbirliğine başlamıştı. Hunyadi Yanoş’un
Balkan geçitlerine dayandığını gören Murâd Han, onu İzladi derbendinde
karşıladı. Bir kaç gün süren kanlı çarpışmalardan sonra ağır kayıplar veren Jan
Hunyad, geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat Osmanlı kuvvetleri de ağır kayıplar
vermiş, vezîriâzam Çandarlı Halil Paşa’nın biraderi Mahmûd Bey dâhil pusuya
düşürülen bir kısım asker düşmana esir düşmüştü. Bu arada İzladi savaşlarının
yapıldığı sırada Arnavutluk’a kaçan İskender Bey, isyâna başlamış ve sahte bir
fermanla Akçahisar’ı eline geçirmişti. Tam bu sırada Amasya sancakbeyi veliahd
şehzâde Alâeddîn’in vefâtı haberi geldi. Murâd Han bu üzüntü içindeyken,
Karamanoğlu İbrâhim Bey fırsatı kaçırmayarak, söz vermiş olmasına rağmen,
müttefiklerinin işlerini kolaylaştırmak için taarruza geçti. Sivrihisar,
Beypazarı, Ankara ve Karahisar’a kadar ilerleyerek pek çok tahribatta bulundu.
Osmanlı
Devleti’nin içine düştüğü bu buhran üzerine Macarlarla temasa geçen Murâd Han
barış istedi. Bu teşebbüs üzerine Macar kralı ile Jan Hunyad ve Sırp despotu
Brankoviç’in elçileri 1443 Mayıs ayı sonlarında Edirne’ye gelerek 12 Haziran’da
bir anlaşmaya vardılar. Bu andlaşmaya göre eski tâbilik vazifelerini yerine
getirmek şartıyla, despota eski toprakları ve Tokat kalesinde rehin bulunan iki
oğlu geri veriliyor, iki taraf da Tuna’yı aşmamayı taahhüd ediyorlardı. Yine
aynı andlaşmaya göre Pâdişâh’ın Bulgaristan üzerindeki hâkimiyeti tanınıyor,
Eflak voyvodası Vlad Drakul’un Pâdişâh’a tâbi olmakta devam etmesi kabul
olunmakla beraber, bizzat Edirne’ye gelme mükellefiyetinden affediliyordu. On
beş yıl süre ile geçerli olan bu andlaşma (12 Haziran) Edirne’de Murâd Han
tarafından yeminle tasdîk edilmiş olmakla beraber, kral, Jan Hunyad ve despot
tarafından da Osmanlı elçisi önünde yeminle tasdiki şart koşulmuştu. Nitekim bu
maksatla Segedin’e giden Kapucubaşı Baltaoğlu Süleymân’ın da hazır bulunduğu
toplantıda onlar da yemin ettiler (4 Ağustos 1444).
Murâd
Gâzi’yi bu kadar fedâkârlıklar karşılığı barış müzâkerelerini kabule sevkeden
asıl sebep, Anadolu’da durmadan taarruz eden Karamanoğlu’na karşı serbest
kalmak, dolayısıyla Rumeli kuvvetlerini o tarafa geçirmek endişesiydi. Murâd
Gâzi, Karamanoğlu’nu bertaraf eder etmez sıkı bir hazırlanma devresine girecek
ve bütün kuvvetleriyle geri dönüp, Sırbistan ile Macaristan’ı ezecekti.
Rumeli’nde
barışı sağlayan Murâd Han, Anadolu’ya geçti ve devrin İslâm âlimlerine
başvurarak, Karamanoğlu üzerine yapılacak bir seferin meşru olacağına dâir
fetva istedi. Murâd Han’ın bu haklı müracaatı üzerine Şafiî kâdılkudâtı
şeyhülislâm İbn-i Hacer el-Askalânî, Hanefî kâdıt-kudâti Sa’deddîn Deyrî,
Abdüsselâm Bağdadî, Mâlikî âlimlerinden Bedreddîn Tenisî ve Hanbelî âlimlerinden
Bedreddîn Bağdadî, Karamanoğlu’na karşı eli silâh tutan herkesin savaşmasının
vâcib olduğunu belirterek, kanının bile helâl olduğunu beyân ediyordu.
Osmanlıların Rumeli’ni kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıkları çok
buhranlı bir dönemde Karamanoğlu İbrâhim Bey’in giriştiği şiddet ve tahrip
hareketleri Ortadoğu İslâm âleminde de büyük tepki ile karşılanmış, devrin
ulemâsı onu müşkil durumda bırakan vâzlara başlamışlardı.
İslâm
âlimlerinden alınan fetvalar üzerine harekete geçen Murâd Han, Rumeli’nin
tehlikeli durumunu göz önünde tutarak oğlu Mehmed’i Edirne’de bıraktı. Yanında
beş-altı bini aşmayan kapıkulu askeri olduğu hâlde 12 Temmuz’da boğazı geçip,
Anadolu askeriyle birleştikten sonra, Karaman üzerine harekete geçti. İslâm
âleminden gelen kesîf baskı ve Murâd Gâzi’nin hızla üzerine gelmesi üzerine
panik içinde Taşili’ne kaçabilen İbrâhim Bey, Eskişehir’de bulunan Murâd Han’a
Server Ağa’yı elçi gönderip çok tâviz karşılığı sulhe tâlib oldu. Murâd Han,
İbrâhim Bey’in hanımı olan kız kardeşi ve bütün suçu Turgutoğullarına yükleyen
Server Ağa’nın ısrarları üzerine, ileri süreceği şartları yerine getirmesi
şartıyla, Karamanoğlu’yla anlaşmayı kabul etti. İbrâhim Bey de yeminle te’yîd
ettiği bir sevgendnâme (yeminnâme) akdederek ileri sürülen ağır şartları kabul
etmek zorunda kaldı. Türkçe olarak kaleme alınan bu sevgendnâmeye göre İbrâhim
Bey, Osmanlılara karşı düşmanca hareketlerde bulunmayacağını Kur’ân-ı kerîm
üzerine yemîn etmek suretiyle belirtiyor; Murâd Han’la oğlu Mehmed Çelebi’nin
(Fâtih Sultan Mehmed) düşmanlarına düşman, dostlarına da dosi olmayı kabul
ederek, savaş sırasında oğlu emrinde yardımcı kuvvetler göndermeyi taahhüd
ediyordu. Bu analaşmadan anlaşılacağı üzere İslâm dünyâsında suçlu duruma düşen
ve bundan endişe duyan İbrâhim Bey, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’deki
mukadderatını tâyin edecek olan Varna savaşına da oğlu kumandasında yardımcı
kuvvetler göndermek suretiyle kendisini affettirmeye çalıştı.
Temmuz
sonlarında Karamanoğlu ile yaptığı anlaşmadan sonra, Ağustos başlarında Yenişehir’den
Mihaliç ovasına gelen Murâd Han, burada Kapıkulu ve beyleri önünde henüz on iki
yaşında genç bir şehzâde olan oğlu Mehmed lehine tahttan feragat ederek
kendisini Bursa’da (Bâzı kaynaklarda Manisa’da) ibâdete vakfetti.
Murâd
Gâzi’nin tahtı daha çocuk sayılacak yaştaki oğluna bırakması fırsatını
kaçırmayan Bizans imparatoru ile Venedik senatosu, Osmanlıları Rumeli’nden
çıkarmanın zamânının geldiği iddiasıyla, Macar kralı Vladistas’a verdiği yemini
bozdurdular. Yeminin bozulmasında, papanın adamı kardinal Cesari’nin;
“Müslümanlara verilen yeminlerin hiç bir kıymeti yoktur” şeklindeki sözleri çok
etkili oldu. Sonunda bu fikirlere kendisi de inanan Vladislas, en kısa zamanda
haçlı seferine çıkacağını îlân etti. Zâten hazır olan ordusunun yanında Leh, Ulah,
İtalyan, Çek, Litvanya, Hırvat, Fransız, Alman, Venedik askerlerinin de
katılmasıyla büyük bir haçlı ordusu vücûda getiren Vladislas, ordu
komutanlığına Jan Hunyad’ı getirip Eylül’ün sonlarına doğru Tuna’yı aşarak
kuzey Bulgaristan üzerinden Varna civarına kadar sokulduğu gibi, kuvvetli bir
Venedik donanması da Gelibolu boğazını ablukaya aldı.
Bu
tehlikeli durum üzerine telâşa düşen devlet ricali ile yaptığı toplantı sonunda
alınan karar gereğince, babası Murâd Han’ı göreve davet eden Mehmed Han, babasından
pâdişâhı olduğu ülkeyi savunması yolunda tavsiyeler alınca şu mektubu gönderdi:
“Pâdişâh siz iseniz geliniz, ordularınıza kumanda ediniz; yok pâdişâh biz isek,
emrimize itaat edip ordularımızın başına geçiniz!”
Bu
mektup üzerine Bursa’dan (Bâzı kaynaklarda Manisa’dan) yola çıkan Murâd Gâzi,
Venedik ve Bizans donanmalarının engelleme çalışmalarına rağmen, boğazı geçip
40.000 kişilik ordusuyla beraber Varna önlerinde 10 Kasım 1444’de düşman
ordusuyla karşılaştı.
Sabah
başlayıp akşama kadar sürene şiddetli bir meydan savaşından sonra Macar kralı
Vladislas’ın öldürülmesi üzerine düşman bozuldu. Düşmanın ölü sayısı 65.000’den
fazla iken Osmanlı ordusu 15.000 şehîd vermişti. Bozgunun başlaması üzerine
kaçan düşman başkomutanı Jan Hunyad, iki gün tâkib edildiyse de, yakalanamadı
(Bkz. Varna Meydan Muhârebesi). Bu savaş sonunda Macarların yetiştirdiği en
büyük komutan sayılan Jan Hunyad’ın mağlûb olması, Osmanlıların daha önceki
mağlûbiyet lekelerini sildiği gibi, Türklerin Rumeli’den atılamıyacağı da kesin
olarak anlaşılmış oldu.
Varna
zaferinden sonra Edirne’ye dönen Murâd Gâzi, Anadolu’ya geçmeyerek bir sene
kadar oğlu ile beraber kaldı. 1445 senesinde oğlu Mehmed’i Edirne’de bırakıp
kendisi Manisa’ya çekildi. Ancak Zağanos Paşa ile Çandarlı Halîl Paşa arasında
cereyan eden bâzı hâdiseler sebebiyle Edirne’ye gelerek yeniden devletin başına
geçti.
Murâd
Han tahta geçer geçmez ilk iş olarak Mora mes’elesiyle meşgul oldu. Zîrâ Varna
savaşı sırasında Mora despotu Kostantin (1448’den îtibâren Bizans imparatoru) Güney
Tesalya’da Osmanlılara tâbi toprakları işgal ederek Osmanlı tarafdârı Atina
prensi ikinci Nerio Acciajoli’yi de kendisiyle birleşmeye zorlamıştı. Murâd Han
işgal edilen toprakların boşaltılmasını istediyse de Kostantin bunu kabul
etmedi. Bunun üzerine bölgeyi iyi tanıyan akıncı beyi Turahan Bey’i mühim bir
kuvvetle önden gönderen Murâd Han, kendisi de sefere çıktı. Osmanlı kuvvetleri
Serez’de toplanarak sür”atli bir yürüyüşle, 27 Kasım 1446’da Korent berzahını
kapayan Hexamihon (Kesmehisarı) suru önünde göründü. Şiddetli top atışlarıyla
surlar yarılıp akıncılar yarımadanın her tarafına yayıldılar. Bu suretle
cür’etli tecâvüzlerde bulunan Kostantin ile kardeşi Thomas tekrar Osmanlı
tâbiiyyetini tanıdılar. Murâd Han’ın bu muvaffakiyeti üzerine Osmanlılara
yanaşmak isteyen Eflak prensi Vlad Drakul, Jan Hunyad tarafından öldürüldü. Öte
yandan Macar kralı ve papa ile münâsebette bulunan Arnavut iskender Bey,
Arnavutluk yolu üzerindeki Kucacık hisarı zaptetmiş, fakat Venedik ile de arası
açılmıştı. Bu durumu değerlendiren Murâd Han, 1448 yazında büyük bir kuvvetle
sefere çıkarak kaleyi İskender Bey’den aldı. Fakat az sonra Albert’in küçük
oğlu Ladislas’a nâib olarak Macaristan’ı idare eden Jan Hunyad’ın Macar, Eflak,
Bohemya ve Almanya’dan topladığı 90.000 kişilik bir ordu ile Sırbistan’a doğru
yürüdüğünü haber alarak Sofya’ya çekildi ve ordusunu yeniden düzene soktuktan
sonra, güney yoluyla Kosova ovasına inerek, düşmanı savaşa mecbur etti.
İkinci
Kosova savaşı 17-20 Ekim 1448 târihleri arasında üç gün sürdü. Çatışmanın ilk
günü hafif kuvvetler arasında çok şiddetli çarpışmalar oldu. Umumiyetle kendine
has savaş taktikleri deneyen Osmanlı ordusu, sağ ve sol kolların geri
çekilmesini te’min ettikten sonra merkeze saldıran düşmanı dört bir yandan
sardı. Plânın uygulanmasında özellikle sağ kol kumandanı Turahan Bey’in büyük
yararlılığı görüldü ve savaş Osmanlı ordusunun kesin zaferi ile sonuçlandı.
Murâd Han, Karamanoğlu İbrâhim Bey’in yardımcı kuvvet olarak oğlu komutasında
gönderdiği ve ekseriya Turgut ve Varsak boylarından derlenmiş kuvvetleri
ordunun disiplinini bozar endişesiyle savaşa sokmadı. Jan Hunyad, 1444 Varna
savaşında olduğu gibi güçlükle kaçıp canını kurtardı. Fakat haçlı ordusu savaş
meydanında, aralarında Macar asilzadeleri de bulunan on yedi bin ölü bıraktı
(Bkz. Kosova Meydan Muhârebeleri).
Sırp
despotu Brankoviç, Jan Hunyad ile işbirliğinde bulunmadığı için, savaştan sonra
elindeki topraklarını muhafaza etti. Buna mukabil Jan Hunyad ile anlaşarak
Niğbolu’dan geçip Osmanlı topraklarına taarruz eden Eflak beyi Drakul’un oğlu
Dan cezalandırıldı. Nitekim 1449’da Rumeli beylerbeyi Dayı Karaca Bey,
Yergöğü’yü geri aldığı gibi, Turahan Bey idaresindeki akıncı kuvvetleri de
Eflak’a girdiler. Eflak’a karşı yapılan bu hareketler yanında Murâd Han da
ikinci Arnavutluk seferine çıktı. Akçahisar’ı kuşatıp toplarla dövmeye
başladıysa da hisarın müdâfaasını Vrana’ya bırakıp dışarıdan ânî hücumlarda
bulunan İskender yüzünden zabta muvaffak olunamadı. Bu arada Jan Hunyad’ın
yeniden taarruza geçtiği şayiası çıkınca, Murâd Han, Ekim soğuklarına kadar
devam ettiği hâlde netice alamadığı kuşatmayı kaldırdı ve Edirne’ye döndü.
Sultan Murâd, Arnavutluk seferinden dönüşünde Bizans işleriyle meşgul oldu.
İmparator sekizinci Joannes 13 Ekim 1449’da ölmüştü. Onun ölümü sırasında Mora
despotu olan Dimitrios, biraderi Kostantin ile imparatorluk için mücâdele
ediyordu. Kostantin Dragazes, mâbeyncisi olan devrin tarihçisi Françes’i
defalarca Murâd Han’a göndererek, Bizans imparatorluğunu alabilmesi için
desteğini isteyince, Murâd Han onun Bizans imparatoru olmasını sağladı. Murâd
Gâzi bundan sonra istikbâlin fâtihi olacak olan oğlu şehzâde Mehmed’in,
Dulkadir beyi Süleymân Bey’in kızı Sıtti Hâtûn ile düğünlerini yaptı.
İkinci
Murâd Han, pek hareketli geçen pâdişâhlığı süresince, bir an durup dinlenme
imkânı bulamamış, Anadolu’da Türk birliğini korumak, Rumeli’de bütün Avrupa
hıristiyan âlemine karşı memleketi müdâfaa ve tabiî hudutlar içinde korunmasını
mümkün hâle getirerek, devletin temelini kuvvetlendirmek için uğraşmış ve çok yıpranmıştı.
Bu sebeple tahtını bir ara oğluna bıraktıysa da bunu fırsat bilip anlaşmalar
hilâfına zuhur eden yeni haçlı saldırıları sebebiyle tekrar kumandayı ele
almış, Varna ve Kosova’da büyük haçlı kuvvetlerini bozguna uğratarak, memleketi
Asya ve Avrupa’da geçilmez bir kale hâline getirmişti. Bu huzur içinde ve 47
yaşında olduğu hâlde 3 Şubat 1451 günü şan ve şeref dolu hayâtı sona erdi.
Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vefâtı on üç gün gizlendi. Şehzâde Mehmed,
Manisa’dan gelip Edirne’de tahta geçtikten sonra vasiyeti üzerine Bursa’da,
oğlu Alâeddîn Ali’nin yanına yaptırdığı türbesine defnedildi.
Sultan
Murâd büyük bir sarsıntıdan yeni çıkmış olan bir devletin hükümdarı olduğu
zaman çok gençti. Anadolu’da Tîmûr Han’ın ihya ettiği Türk beyliklerinin;
Rumeli’de devletin zaafından istifâde etmek için fırsat gözleyen Balkan ve
Avrupa devletlerinin korkunç ihtiraslarıyla karşı karşıya idi. Bizans, devletin
başına her gün yeni bir gaile, bir iç buhran açmak için sinsi sinsi
çalışıyordu. Böyle buhranlı bir devirde devlet idaresini eline alan sultan
Murâd Han, bütün hayâtı boyunca, Anadolu’da Türk birliğinin kökleşmesi,
Rumeli’de tabiî hududlar içinde yaşamayı tercih etmesine rağmen, memleket
menfaati îcâb ettiği vakit asla vazifeden kaçmayan, rahatını değil, hayâtını bu
uğurda fedâdan çekinmeyecek kadar cesur, metin iradeli, azimkar idi. Hayâtı
boyunca, o devirdeki en büyük Türk hâkânı olan Tîmûr Han oğlu Şahruh’a karşı
çıkmayıp, çatışmamak için çok ince bir siyâset güttü. Böylece iki sünnî
devletin karşı karşıya gelmesini önledi. İç ve dış gailelerle geçen hükümdarlık
hayâtı sonunda, sâde siyâsî ve askerî bakımdan değil, medeniyet bakımından da
yeni çağı açacak olan oğlu sultan Mehmed’e mâmur ve hertürlü ilmî gelişmeye
âmâde bir ülke bıraktı.
Halkının
kendisine karşı duyduğu sevgi ve tazimden dolayı Koca Murâd Bey, Koca Murâd
Gâzi isimleriyle andığı Murâd Han, ince ruhlu, hassas, lütufkâr, âdil,
merhametli olup sözüne sâdık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kabiliyeti yüksek
bir devlet adamıydı. On iki yaşında şehzâde iken başlayan muhârebe hayâtı,
vefâtına “kadar devam etti. İlmî sohbetleri sever, âlimleri himaye eder ve
onların ihtiyâçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisinde sohbetle
geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibâdeti çok; zühd, verâ ve takvası pek
fazlaydı. Tek kaygı ve düşüncesi; son nefesini îmân ile vermek, mahşer günü
Allahü teâlânın huzuruna alnı açık, günâhtan pâk olarak çıkabilmekti. Nitekim
oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra, veziri Çandarlı İbrâhim Paşa’ya
dönmüş; “Koca Çandarlı! Bu dünyâda arzulanan nedir ki! Oğul evermek, kız
çıkarmak... Bunları Allahü teâlânın izniyle yerine getirdik. Geriye îmân ile
gitmek kaldı” demişti.
Hemen
bütün ömrünü gazâ meydanlarında geçirdiği hâlde, îmâr işlerine ehemmiyet verip
çok eser bıraktığı için Ebü’l-Hayrât diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka
şehirlerde, yoksullar için imâret ve ulemâ için medrese yaptırdı. Edirne’de
Dârülhadîsini ve buna gelir olarak Tahtakale hamamı, Alacahamam ve Üç Şerefeli
Câmi’ni yaptırıp, bunları bir çok vakıflarla destekledi. Bursa’da Muradiye
semtinde câmi, medrese ve imâret yaptırdı. Edirne’de Ergene civânnda bir köprü
yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selanik ve İpsala’da da câmiler inşâ
ettirdi. Her yıl Kudüs, Halîl-ür-Rahmân, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere
yoksulları için otuz beş bin altın gönderirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı
adlı büyük bir subaşılığın köylerini; Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu
şehirde her yıl on bin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Tebeasının
hakkına ziyadesiyle riâyet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi
Sultan Mehmed Han’dan kalma, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere
fakîrlerine Resul-i ekrem efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem komşularına
hediye gönderme âdetini devam ettirdi. Bir sene Molla Yegân başkanlığında bir
sürre alayı gönderecek oldu. Kendi şahsî parası gönderilecek hediyeye yeterli
gelmedi. Çandarlı Halîl Paşa’dan ödünç borç para alıp, onu gönderdi.
Gerçi-kim haddim değüldür bû seni
kılmak dilek,
Arif olan çün bilür ânı ne lâzım söylemek.
gibi
ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şâir olan sultan İkinci Murâd
Han, ilme ve âlimlere çok hürmet edip evliyâya izzet ve ikrâmda kusur etmediği
için, memleketi âlim ve evliyâ yurdu oldu. Herkesin duâsını aldı. Pek kıymetli
eserlerin yazılmasma, tercüme edilip Türkçe’ye kazandırılmasına ve kıymetli
ilim müesseselerinin inşâsına vesîle oldu.
Yazılan
eserlerde açık bir dil kullanılmasını emrederek Türkçe yazmak hususunda
titizlik gösterdi. Devrinde Osmanlı sarayı, âlim ve şâirlerin buluştuğu bir yer
oldu. Büyük âlim Molla Yegân bile ona hac dönüşünde hediye olarak, Fâtih’in
hocası âlim Molla Gürânî’yi getirmişti. Bu husus hiç bir milletin kültür
târihinde rastlanılmayan eşsiz bir hâdise olup, ikinci Murâd Han’ın ilme
verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devleti’nde, devrinde en çok eser yazılan
pâdişâh olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur
pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı eserler hazînesi durumuna gelmiştir.
Yine
tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı pâdişâhları içinde şiirleri ilk defa
kaydedilen pâdişâhtır. Devrinde şuarâ tezkirelerine temel teşkil eden bâzı
nazîre mecmuaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek
çok eser vardır ve hemen hepsinde İrşâdül’-Murâd ilel-Murâd, Mesnevî-i
Murâdiyye gibi bu Pâdişâh’ın ismi geçer. Hâsılı devrinde geniş tabanlı bir
kültür faaliyeti vardır ve bu hareket daha sonraki asırlara temel teşkil
etmiştir.
Sultan Murâd hakkında doğu ve batı
tarihçileri hemen hemen aynı kanâatte birleşirler ve onun büyüklüğünü, değerini
belirtirler. Türk düşmanlığıyla meşhur olan zamanın Bizanslı tarihçisi Dukas
bile, sultan Murâd aleyhinde söylenecek bir söz bulamadığından onu şu sözlerle
anlatmıştır: “Murâd, düşmanlarına karşı babamdan da daha mülayim davranır ve
kin beslemezdi. Allah bilir ki, Murâd, halka karşı dâima teveccühkâr ve
fukaraya karşı cömerd idi. Bu lütuflarını, yalnız kendi ırkından ve dininden
olanlara değil, hıristiyanlara da gösterirdi. Hıristiyanlara karşı yaptığı yeminli
muahedelerin hükümlerine riâyet ederdi. Murâd’ın hiddet ve şiddeti çok
sürmezdi. Muzafferiyetten sonra o, düşmanı tâkib etmezdi ve herhangi bir
milleti sonuna kadar mahvetmek istemezdi... Harpten nefret eder ve sulhu
severdi.”
Fetihnâme-i Sultân Murâd-ı Sânî:
Nimetleri, ihsânları bütün mahlûkâtı
kuşatmış olan Allahü teâlâ hazretleri, müslümanları idare etme, onları rahat ve
huzura kavuşturma gücünü ve meselelerini hâlletme, müşkilâtını def etme
vazifesini bizim hükümdarlığımıza bağışlayınca, rabbanî inayeti, sübhânî
himâyesiyle devletimizi sarsılmaz, saltanatımızın temellerini köklü ve muhkem,
memleketimizin nizâmını ahenkli eyledi. Bizlerin bu hizmet ile izzet ve rif’at
sahibi olmamızı diledi.
Her lâhza ve ânımızda bizlere envai
yardımlarını gönderdi. Bizleri bilgili, görgülü, merhametli ve keremli kıldı.
Ankebût sûresi 69. âyet-i kerimesindeki ilâhî fermanını gönlümüze yerleştirdi
ve Âl-i İmrân sûresi 169. âyet-i kerimesindeki; “Allah yolunda öldürülenleri
ölüler sanmayınız. Onlar, o şehîdler diridirler. Rablerinin katında
rızıklandırılırlar. Fadlı ve keremi ile Rablerinden gelen nimetleri ile huzur
ve ferahlık içindedirler”
müjdelerine mazhâr eyledi. Bizler de
O’nun bu sonsuz, ebedi ihsânlarının şükrünü yerine getirebilmek için bütün
günlerimizi, senelerimizi İslâm dînine hizmete, Allahü teâlânın bize vediası
(emâneti) olan insanları rûh, düşünce, beden ve dünyalık bakımından saadet ve
selâmete kavuşturmaya adadık. İnsanlığın
dünyevi ve uhrevî huzur ve saadeti, yalnız İslâm dînine uymakla tahakkuk
edebileceğinden, biz de bütün ömrümüzü, her şeyimizi Muhammed aleyhisselâmın
dininin sancağını yüceltmeye, O’nun dînini bütün insanlara ulaştırmaya, O’nun
sallallahü aleyhi ve sellem sünnet-i seniyyesini yayıp canlandırmaya gayret
ettik. Dünyâda yegâne gayemiz ve maksadımız, halisane olarak budur. Bu hâlis
niyet ile beldeler zabtettik. Allahü teâlâ’nın kullarının dertlerine çâre,
yaralarına merhem ulaştırdık. Allah yolunda cihâd için gerekli her türlü âlet,
edevat ve silâhın en iyisini hazırlayıp yer yüzünde fitne ve fesâd çıkaranlar
ile harb edebilmemiz için lâzım gelen her şeyi te’minde dakika gecikmedik, bir
ânımızı boş yere harcamadık, idaremiz ve mes’ûliyetimiz altında bulunan her
nevi millet ve insana adalet ile ve insaf ile muamelede asla kusur etmedik.
Dâima şefkat ve merhamet duyguları ile
davrandık. Bu mübarek devletin kuruluşundan şu âna gelinceye kadar, niyetimiz
ve hâlimiz hep böyle olmuştur. Bizim hükümranlığımız altında milyonlarca insan
saadete kavuşdu, dünyâda da huzur ve refah ve adalet ve şefkat ile muamele
gördü. Mübarek kılıcımızı ve her türlü silâh ve teknik imkânlarımızı bu yolda
seferber ettik ve inâdcı, hâin, ahmak din düşmanlarına, yere batasıca küffâr
üzerine sevkettik. Cenâb-ı Hak o alçakların başarılarını yerlebir etsin!
Mağlûbiyet ve her çöküntüyü başlarına yıksın! Öyle ki, o mel’ûnlardan tek bir
dânesi şu yer yüzünde kalmayıp, eserleri ile birlikte yok olsunlar...
Netice olarak, bütün âleme, bütün
müslümanlara farz-ı ayn olan şudur ki, bu büyük fethi bildiren fetihnameyi
minberlerde bütün müstiimanlara îlân edip bildireler. Allahü teâlânın bu
muazzam nimetini düşünüp kıymetini iyi anlayıp güçleri, imkânları nisbetinde
Allahü teâlâya şükredeler. Hayır ve hasenat işleyip sadakalar vereler, Allahü teâlâ
dîn-i İslâm’a yaptığı bu yardımı artırsın. Dinimizi ve devletimizi daha muhkem
hâle getirsin. Bizi bu saâdetden ayırmasın! Bu fetih bütün müslümanlara
bildirilsin, bu mübarek saadetimizin ve devletimizin devamı için duâ
buyursunlar. Duâdan asla geri durmasınlar. Vesselam.”
Murâd Han vefâtından önce bir gün
gezmeye çıkmıştı. Köprünün başında bir dervişe rastladı. Selâm verdi. Derviş,
yaklaşıp; “Hey Pâdişâhım! Tövbeye niyetlen, çünkü vâden yakındır!” dedi.
Pâdişâh, dervişe teşekkür edip, duâlarda bulundu. Kendisine ölümü hatırlatanı
çok sever, Allahü teâlânın rızâsı için yapılan nasihatleri can kulağı ile
dinlerdi. Yanında bulunan İshak Bey’e, dervişi sordu. Emir Sultandın
mürîdlerinden olduğunu söyledi. Emir Sultan adını duyan Pâdişâh; “Bunda bir
hikmet var” dedi. Tövbe-i nasûh eyledi. Yanındaki bey ve paşalarına dönüp;
“Yârın mahşer gününde şahidim olun. İşte bütün günâhlarıma tövbe ediyorum”
dedi. Dervişe de izzet ve ikrâmda bulundu. Geriye dönüp
sarayına geldi. Daha kapıdan girerken başına bir ağrı düşüp hastalandı. Her
müslüman gibi hazırladığı vasiyetnamesini çıkardı. Veziri Çandarlı’ya verdi.
Vasiyetnamesinde, kendisinden sonra oğlu şehzâde Mehmed’in (Fâtih’in) sultan,
Çandarlı’nın vezir olmasını arzu ediyordu. Vefât edince Bursa’ya götürülmesini
ve orada medfûn olan büyük oğlu Alâeddîn Ali’nin yanına defnini istedi.
“Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa gömün. Cenâb’ı Hakk’ın rahmeti, yağmuru
üstüme yağsın. Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın. Mezarımın çevresine Kur’ân-ı
kerîm okuyanların oturması için yerler yapsanız yeter. Cuma günü defnolunmak
arzumdur” dedi. Mekke ve Medine fukaralarına gönderilmek üzere ve türbesi için
kendi öz malından bir mikdâr para ayırdı. Vasiyetinin sonuna doğru da şöyle
dedi; “Ve dahî vasiyet eyledük ki: Bir yakut yüzüğümüz vardır, bir yanında
delüği olup, 95.000 akçeye alınmışdur. Vezni (ağırlığı) bir miskâlden
ziyâdedür. Anı (yüzüğü) satalar ve kabrimiz yanında Kur’ân-ı kerim tilâvet
idenlere sarf ideler. Tâ ki, dükeninceye dek... Ve dahi vasiyet iderem ki: Bir
elmas taşlı yüzüğümüzi dahi satup, günde 70.000 kerre (Kelime-i tevhîd)
çekdüreler. Bir nice yidi gün buna devam ideler. Badehu satıp borcumuzı
ödeyeler...” dedi. Vezirlerini şâhid tutup, herbirine imzalattı. Üç gün hasta
yattıktan sonra vefât edip, Hakk’ın rahmetine kavuştu.
25 Haziran 1421 : Sultan İkinci Murâd Han’ın tahta geçmesi,
şehzâde Düzmece Mustafa Çelebi isyânı.
1422................... :
Mustafa Çelebi isyânının bastırılması.
1423................... :
Arnavutluk ve Mora akınları, İstanbul kuşatması, Murâd Han’ın kardeşi Küçük
Mustafa Çelebi’nin isyânı ve bastırılması.
1425................... :
Menteşe Beyliği’ne son verilmesi.
1426................... :
Teke Beyliği’ne son verilmesi.
1427................... :
Güvercinlik’in alınması.
1428................... :
Germiyan ülkesinin Osmanlı Devletine katılması.
1429................... :
Çandarlı İbrâhim Paşa, Hacı Bayram-ı Velî ve Emir Sultan hazretlerinin vefâtı.
1430................... :
Selâniklin fethi, Gelibolu’da Venediklilere karşı ilk deniz zaferi, Yanya’nın
Osmanlı hâkimiyetine geçmesi.
1438................... :
Sırbistan’ın başkenti Semendire’nin fethi. Alman imparatoru ve Macar kralı
ikinci Albert’in yenilmesi.
1439................... :
Belgrad’ın kuşatılması.
1441................... :
Mezîd Bey ve Kula Şahin Paşa’nın Jan Hunyad’a yenilmeleri.
1442................... :
Karamanoğlu üzerine sefere çıkılması.
1443................... :
İzladi savaşları, Arnavut İskender Bey’in isyânı, Segedin sulhu, Murâd Han’ın
Osmanlı tahtını oğlu Mehmed (Fâtih) lehine tahttan feragati.
10 Kasım 1444 : Varna zaferi.
1445................... :
Sultan Murâd’ın ikinci defa Osmanlı tahtına geçmesi.
1446................... :
Mora seferi.
17 Ekim 1448 : İkinci Kosova zaferi.
1449................... :
Arnavutluk seferi.
3 Şubat 1451 : Murâd Han’ın vefâtı.
¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾
1) Âşık Paşazade
Târihi
2) Mir’ât-ı Kâinat;
6. kısım, sh. 40
3) Münşeât-ı
Selâtin-i Feridun Bey
4) Tevârih-i Âl-i
Osman (İbn-i Kemâl Paşazade)
5) Gazâvât-ı Sultan
Murâd Han
6) Tâc-üt-tevârih
7) Rehber
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 314
8) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; cild-12, sh. 349
9) Osmanlı Târihi
(Uzunçarşılı); cild-1, sh. 375 vd.
10) Osmanlı
İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-3, sh. 271 v.d.
11) Büyük İslâm
Târihi (Çağ Yayınları); cild-10, sh. 181 v.d.
12) Îzahlı Osmanlı
Târihi Kronolojisi; cild-1, sh. 184 v.d.
13) Mufassal
Osmanlı Târihi; cild-1, sh. 266 v.d.
14) Büyük Türkiye
Târihi; cild-2, sh. 387 v.d.
15) XIII-XVl Asır
Eserlerinin, Anadolu Sahasında, Yazılış Sebepleri ve Bu Devir Müelliflerinin
Türkçe Hakkındaki görüşleri (Kemâl Yavuz, Türk Dünyâsı Araştırmaları, 1983,
sayı-27, sh. 9-54)