5. Cild (Fetva-Huzeyfe)

FETVA

Herhangi bir şeyin (hâdisenin) dîne (İslâmiyet’e) uygun olup olmadığını bildiren cevap. Fetva veren âlime müftî, sorana müsteftî denir. Müftînin müctehid olması lâzımdır. Böyle olmayana müftî denmez; nâkil, fetvayı iletici denir. Nâkiller fetvayı meşhûr fıkıh kitaplarından alırlar, müctehidlerin sözlerini bildirirler. Bu kitaplar, meşhûr olan mütevâtir haberler gibi. kıymetlidirler. Kifâye ismindeki fıkıh kitabında şöyle denilmektedir: “Müctehid olmayan din adamı bir hadîs-i şerîf işitince, bu hadîsden kendi anladığına uyarak amel edemez. Müctehidlerin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden anlayarak, öğrenerek verdikleri fetva ile amel etmesi lâzımdır. Böyle yapmazsa vacibi terk etmiş olur.” İslâm bilgilerini öğrenmeden, bilmeden âyet-i kerîme veya hadîs-i şerîfleri okuyup da bunlara kafasına, kendi görüşüne göre mânâ verenlere, dînî mevzularda gelişi güzel fetva verenlere müftî, İslâm âlimi denmez. Bu bakımdan fetvaların fıkıh kitaplarına uygun verilmesi lâzımdır. Böyle olmayan fetvalar muteber değildir.

En yüksek dereceli müftîler, mutlak müctehidlerdir. Dört mezheb imamları böyledir. İkinci derecedekiler, Ebû Yûsuf ve Muhammed Şeybânî gibi mezhebde müctehid denilen büyük âlimlerdir. Bunlar, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin koyduğu usûl ve kaidelere uyarak delillerden hüküm çıkarırlar. Üçüncü tabakada bulunanlar, mes’elede müctehidlerdir. Bunlardan sonraki tabakaların âlimleri müctehid değildirler, nâkil ve mukalliddirler. Mukallid müftî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin sözüne göre fetva verir. Aradığını onun sözlerinde (İctihadlar arasında) bulamazsa, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un sözünü alır. Onun sözlerinde bulamazsa, İmâm-ı Muhammed’in sözünü alır. Ondan sonra İmâm-ı Züfer’in sözünü alır. Bir mes’elede İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ile imâmeynin (İmâm-ı Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Muhammed’in) ictihâdları birbirine uymazsa, müftî, müctehid ise, delîli kuvvetli olanı tercih eder. Müctehid olmayan müftîler, bunların tercih ettikleri söze uyarlar. Böyle, yapmayan müftîlerin sözü, fetvası kabul edilmez.

İbn-i Abidîn (r. aleyh), Ukûdu resm-il-müftî isimli manzum eserinde ve şerhinde şöyle buyurmaktadır: “Şimdi zamanımızda tercih ehli bir âlim yoktur. Sâdece mukallid âlimler vardır. O hâlde, aksine bir şey bildirilmediği müddetçe, yukarıdaki tertibe uymak lâzımdır. Hükmü aranan mevzuda bu sıraya göre müctehidlerin sözleri bulunmazsa, onlardan sonra gelen âlimlerin sözlerine bakılır. Hepsi aynı şeyi söylemişlerse, o alınır. Birbirinden farklı söylemişlerse, ekseriyetin dediğine yapışılır. Sonra gelen âlimler; Tahâvî Ebû Hafs-i Kebîr, Ebû Ca’fer ve Ebü’l-Leys gibi zâtlardır. Fetva aranan her mevzuda bunların söyledikleri bir şey yoksa müftî, bu işin uhrevî mes’ûliyetinden kurtulabileceği cevâbı bulmak için olanca gücü ile düşünsün, mes’eleye son derece ciddî olarak eğilsin, gelişigüzel, ulu-orta cevap vermesin. Âhırette, Allahü teâlânın bu yüzden şiddetli azâb edeceğinden korksun. Bedbaht kimseden başkası fetva vermekte cesaret gösteremez.

Burada akıl sahiplerince kabul görmüş bâzı kaideler vardır: Bütün ibâdetlerde İmâm-ı a’zam’ın sözü, kaza (kadılık) ile ilgili mes’elelerde, İmâm-ı Ebû Yûsuf’un, zevilerhâm mes’elelerinde İmâm-ı Muhammed’in sözü ile fetva verilir. Zâhirrürrivâye varken, nâdirürrivâye alınmaz. Zayıf bile olsa müslümanın küfre düşmediğini bildiren her kavil alınmaya daha lâyıktır.”

Bütün bu bildirilenlerden başka müftînin fâsık olmaması da lâzımdır. Fâsık müftînin verdiği fetvalara güvenilmez. Çünkü fetva vermek, din işlerindendir. Din işlerinde fâsıkın sözü kabul edilmez. Böyle müftîlere bir şey sorulmaz. Müftînin müslüman ve akıllı olması da şarttır. Âdile, sâlihâ olan kadının ve dilsizin fetvası kabul olunur.

Fetva, herhangi bir şeyin şeriate uygun olup olmadığını bildirmek olduğundan, herhangi bir mes’ele hakkında yalnız, uygundur veya caiz değildir demek fetva olmaz. Bu cevâbın, hangi fıkıh kitabının, hangi yazısından alındığını da bildirmek lâzımdın Fıkıh kiaplarına uymayan fetvâlşr yanlıştır. Bunlara bağlanmakcaiz değildir.

Peygamber efendimiz zamanında, Eshâb-ı kiram (r. anhüm) dînî mes’eleler üzerindeki müşkillerini ve her işlerini Resûlullah efendimize sorarak öğreniyorlardı. Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın Resûlü (Peygamberi) olması dolayısıyla Eshâbının sorularına cevap (fetva) vermesi, halk arasında meydana gelen hukukî ihtilâfları hâl ve fasletmesi (gidermesi) vazifesi idi. Resûlullah efendimiz, Allahü teâlâdan gelen emir ve yasakları, nasıl aldı ise ümmetine öylece bildirdi. Bunlarla kayıtsız şartsız amel olunur. Bir de Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem fetva suretiyle hükümleri bildirmesi var idi. Bu hükümler, kendisine inzal buyrulanların bir beyânı ve tefsiri olup, âyet-i kerîmelerin delâlet ve işaretlerinden anlaşılanları bildirmek, müşkil, mücmel (mânâsı derin açıklanmaya muhtaç) ve gizli olan taraflarını ümmetine açıklamak idi. Resûlullah efendimize oruç âyet-i kerîmesi nazil olduğunda, bununla oruç tutmanın farz olduğunu herkes anladı. Fakat bir kimsenin oruçlu olduğunu unutarak yiyip içmesi hâlinde, bununla orucunun bozulup bozulmayacağı hakkında oruç âyetlerinde açık bir hüküm yoktu. Eshâb-ı kiramdan (r. anhüm) bir zât gelerek mes’eleyi sordu. Resûlullah efendimiz de; “Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer içerse, bundan dolayı kaza ve keffâret olmaz. Onun orucu yine oruçtur” buyurdu. Peygamber efendimizin verdiği cevâb, oruç âyet-i kerîmesinin tefsîri mâhiyetinde bir fetvası (cevâbı) idi. O’nun verdiği fetva ve hükümlerin hepsi, Allahü teâlânın vahyine Kitabına dayanıp, fetvaları umûmî kaideler idi. Resûlullah’ın bu fetvaları, İslâm dîninin ikinci derecede kaynağı oldu.

Allahü teâlâ müslümanlara zafer kapılarını açıp, memleketler fethetmeye başladıklarında, Resûlullah efendimiz çeşitli yerlere valiler gönderdi. Bunlar gittikleri yerlerdeki müslümanların din ve dünyâ işlerindeki mes’elelerini hâllettiler. Kadılık ve müftîlik vazifesini gördüler. Meselâ Muâz bin Cebel (r. anh) Yemen’e, Attâb bin Useyd (r. anh) Mekke’ye vali tâyin edildiler.

Peygamber efendimizin âhırete irtihâl buyurmalarından sonra, her biri müctehid olan Eshâb-ı kiram, islâmiyet’in yayılması ve kuvvetlenmesi için çalışmaya devam ettiler. Eshâb-ı kiram, Kur’ân-ı kerîm ile birlikte bir çok hadîs-i şerîfi bilmelerinin yanında, onların mânâlarına, nâsih ve mensûhuna, müteşâbih ve mücmeline ve başka ilmî husûsîyetlerine de vâkıf idiler.

Fetvalar, dört büyük halîfe zamanlarında, halîfelere ve Eshâb-ı kiramın önde gelenlerine soruldu. Hazret-i Ebû Bekr (r. anh) devrinde iftâ mahkemeleri adıyla bir müessese kuruldu. Burada fıkhî mes’eleler incelenip îzâh edilerek, müslümanlara duyuruldu. Hicretin on birinci senesinden kırkıncı senesine kadar devam eden bu devrede, fetva işiyle; hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali, Abdurrahmân bin Avf, Muâz bin Cebel, Ubey bin Ka’b, Zeyd bin Sabit, hazret-i Âişe validemiz (r. anhüm) meşgul oldular.

Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamanında, İslâm ordularının zaferden zafere koşmasıyla, memleket gittikçe genişledi, Müslümanların bir çok memleketler fethetmeleriyle işler çoğaldı. Önceleri fetva işleri ve kaza (hâkimlik) bir vali tarafından idare edilirken, yeni durumda bir kimsenin her iki vazifeyi yürütmesi imkân hâricinde kaldı. Bundan dolayı hazret-i Ömer, bu vazifeleri ayrı ayrı şahıslara verdi. Böyle fetva verme salâhiyetine sâhib olan zâta, müslümanlar müftî adını verdiler. Hazret-i Osman ve hazret-i Ali zamanlarında Eshâb-ı kiram, kendilerine sorulan sorular hakkında ilk önce Kur’ân-ı kerîmdeki ahkâm ile cevap verdiler. Orada bulamadıklarında, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine müracaat ettiler. Onda da açıkça bulamayınca; kendi reyleri ile hüküm verdiler.

Dört büyük halîfe devrinin son zamanlarından (H. 41) ikinci asrın başlarına kadar olan zaman içerisinde, Medîne-i münevverede; Âişe (r. anhâ), Abdullah bin Ömer, Ebû Hüreyre, Saîd bin Müseyyib, Urve bin Zübeyr (r. anhüm) ve başkaları, Mekke-i mükerremede; Abdullah bin Abbâs, Ata bin Ebî Rebâh, Kûfe’de; Alkame bin Kays, Mesrûk bin Ecda’ ve başkaları, Basra’da; Enes bin Mâlik, Şam’da; Abdurrahmân bin Ganim, Mısır’da; Abdullah bin Amr bin As, Yemen’de; Tavus bin Keysân, Vehb bin Münebbih ve başka müctehidler ictihâd ve fetvalarıyla müslümanlara hizmet ettiler.

Hazret-i Âişe validemiz, müctehide idi. Eshâb-ı kiram, bir çok mes’eleleri ona sorarlardı. Abdullah bin Ömer fetva hususunda son derece ihtiyatlı davranır, titizlik gösterir, takva yolundan ayrılmazdı. Kendisi Resûlullah efendimizin vefatından sonra, altmış sene halka fetva vermekle meşgul oldu. Ebû Hüreyre (r. anh), ilim kaynağı ve fetva imamlarının en büyüklerinden idi. Tevazu, ibâdet ve takvası çok üstün idi. İbn-i Ömer (r. anhümâ) kendisine; “Ey Ebû Hüreyre! İçimizde, Resûlullah’ın sohbetinde en çok bulunan ve hadîsleri en çok bilenimizsin” derdi. İbn-i Mes’ûd (r. anh), Alkame bin Kays hakkında; “Alkame benim okuduğum her şeyi okur ve bildiğim her şeyi bilir” buyururdu. Din ilimleri, bu mübarek insanların fevkalâde gayret ve çalışmaları neticesinde, sonra gelen müslümanlara intikâl etti.

İkinci asrın başından dördüncü asrın ortalarına kadar olan zaman, mezheb sahibi müctehidlerin devresidir. İslâmiyet’i Eshâb-ı kiramdan geldiği şekilde öğrenen, onların ahlâkıyla ahlâklanan, birincisi Tabiînden, ikincisi Tebe-i tabiînden, sonuncusu da Etbâ-ı tebe-i tabiînden olan mezheb imamlarımız; İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şafiî ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel (r. ahnüm), din bilgilerinde yükselip, mutlak müctehidlik derecesine ulaştılar. İctihadları talebeleri tarafından muhafaza edilerek kitaplara geçirildi ve müslümanlar arasında yayıldı. Yeryüzünde bulunan bütün müslümanlara doğru yolu gösteren ve İslâm bilgilerini değişmekten, bozulmaktan koruyan bu dört büyük imâm ve onların ictihâd ve fetva ehli talebeleri oldu. Fetva müessesesi gelişerek devletin resmî teşkîlâtı arasında yer aldı.

İmâm-ı a’zam hazretlerinin müctehid talebelerinden, İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri, Abbasî halîfelerinden Harun Reşîd zamanında, hem fetva hem de kaza (hâkimlik) işini kâdı’l-kudât ünvanıyla yürüttü. Dört mezhebin sahiplerinden başka, Süfyân-ı Sevrî, Evzâî, Dâvûd-ı Tâî, Süfyân bin Uyeyne (r. aleyhim ecmaîn) gibi müctehidlerin İctihadları kitaplara geçirilemediği için unutuldu.

Dördüncü asırdan sonra yetişen binlerce büyük âlim kendilerini içtihada ehil görmeyip, İmâm-ı a’zam, İmâm-ı Şafiî, fmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Ahmed gibi büyük müctehidlerden birine tâbi olmayı şeref bildiler ve onların verdikleri hükümlere tâbi oldular.

Asırlar boyunca müslümanlar, din bilgilerini, ilim ve edeb sahibi bu âlimlerden aldılar. Mes’elelerini bunlara’sorup öğrendiler. Bu âlimler sorulan mes’elelere mezheblerindeki fetvaları naklederek cevap veriyorlardı. Selçuklu ve Osmanlılarda devletin resmî mezhebi Hanefî idi. Hanefî mezhebine göre hüküm verilirdi.

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, istiklâlini îlân ettiğinde, fetva işlerine kayınpederi Edebâlî’yi; hâkimlik işine de Edebâlî’nin damadı Mevlânâ Dursun Fakîh’i tâyin etmişti. Daha sanra her tarafa müftîler ve kadılar tâyin edildi.

İslâm târihinde müctehid olan hakîki İslâm müftîlerinden başka, müftî adını taşıyan devlet me’mûrlarının bulunduğu zaman da olmuştur. İslâm müftîleri, Allahü teâlânın emîrlerini ve yasaklarını bildiren âlimler idi. Müftî denilen devlet me’mûrları ise, Allahü teâlânın yasak ettiği bir şeyi kânun emretseydi bu şeyi yapmak caiz değildir demezlerdi. Allahü teâlânın emrettiği bir şeyi, bir zâlim terk etseydi, bu şeyi yapmak lâzım olduğunu söylemezlerdi. Susarlar veya tersini söylerlerdi. Böylece kendilerini ve müslümanları büyük bir günaha sürüklerlerdi. Cengiz askerinin, İslâm memleketlerinde yayılıp; camilerin yakıldığı, müslümanların öldürüldüğü zamanlarda ve Fâtımîler ve Resûlîler zamanlarında hattâ Abbasîler devrinde böyle müftîler, haramlara caizdir dediler. Kur’ân-ı kerîm mahlûkdur dediler. Müftî adı verilen bu me’mûrların bu şekilde uydurma fetvalar vererek dînin yıkıldığı, zarar gördüğü zamanlarda fıkıh ve ilmihâl kitaplarına uyanlar, doğru yolda kalıp, dinlerini muhafaza edebilmişlerdir.

İslâm âlimlerinin verdikleri fetvalar, toplanıp, kitaplara yazılarak daha sonra gelecek müslümanların da istifâdesine sunulmuştur. Bu fetva kitaplarının en meşhûrlarından bâzıları şunlardır: Fetâvâ-i Bezzâziyye (Muhammed Kerderî), Fetâvâ-i Ebüssü’ûd, Fetâvâ-i Fıkhıyye (İbn-i Hâcer-i Mekkî), Fetâvâ-i Hayriyye (Hayreddîn-i Remlî), Fetâvâ-i Hindiyye, Fetâvâ-i Ebü’l-Leys, Fetâvâ-i Kâdîhân, Fetâvâ-i Tâtarhâniyye (Âlim bin Âlâ).