Bunların başında
Kur'ân'ı ezberleyip öğrenmek
isteğinde
önceden de belirttiğimiz gibi,
Allah'a ihlasla
yönelmesi, gece gündüz namazda yahut namazın dışında olsun -onu unutmamak
üzere- kendisini Kur'ân-ı Kerim'i okumaya vermesi gelir. Müslim'in
İbn
Ömer'den rivayetine göre
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem) şöyle buyurmuştur: "Kur'ân'ı ezberlemiş olan kimsenin durumu, bağlı deve sahibinin durumuna benzer. Eğer onu gözünden uzak tutmaz ve
kontrol ederse elinde tutar. Eğer
bağını
çözerse çeker gider.
Kur'ân hıfzetmiş
kimse de geceleyin ve gündüzün namaz kılıp Kur'ân okur ise Kur'ân'ı
hatırlar, unutmaz. Eğer
(çokça.) namaz
kılıp okumazsa onu unutur."[208] [61]
Kur'ân'ı hıfzetmiş olan bir kimsenin
Allah'a hamdeden bir kul olması gerekir. O'nun nimetlerine
şükreden,
Allah'ı zikreden,
Allah'a tevekkül eden,
Allah'tan yardım isteyen, O'na yönelme arzusunu taşıyan, O'na sıkı sıkı bağlanan,
ölümü hatırından
çıkarmayan ve ölüme hazır bir kimse
olmalıdır.
Yine Kur'ân hafızının
günahlarından korkması, Rabbinin affını uman bir kimse olması gerekir.
Sağlıklı halinde korku ona baskın olmalıdır.
Çünkü son nefeslerini ne
halde vereceğini bilmemektedir.
Eceli yaklaştığında ise
Allah'ın rahmeti onun nefsinde daha bir yer
etmelidir. Çünkü
bu durumda Allah,
hakkında hüsn-ü zan beslemek gerekir.
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem) şöyle buyurmuştur: "Ölümünüz halinde her biriniz
mutlaka Allah
hakkında hüsn-ü zan beslesin."[209] [62] Yani Allah'ın
kendisine rahmet ve mağfiret edeceği zannını taşısın.
Kur'ân hafızının, çağının insanlarını iyi bilen birisi olması gerekir.
Yönetim ve yöneticilerin zararlarına karşı kendisini korumaya çalışmalıdır. Nefsini kurtarmaya,
canını tehlikelerden uzak
tutmaya gayret etmelidir. Dünyalığından gücü yettiği kadarını
önünden
göndermeli
(tasadduk etmeli) ve bütün bu hususlarda
nefsine karşı gücü yettiği kadar mücahede etmelidir.
Kur'ân'ı hıfzeden bir kimsenin
en çok önem verdiği
şey, dininde
vera' sahibi olmak, Allah'ın
kendisine emrettiği ve nehyettiği
bütün hususlarda Allah'a
karşı
takvâlı olmak, O'nun gözetiminde
olduğunu
unutmamak olmalıdır. İbn
Mes'ud der ki: Kur'ân okuyan kimsenin, insanlar uyuduğunda gecesiyle
(yaptığı ibadetiyle)
bilinmeli, insanlar uyandığında gündüzü ile, insanlar gördüğünde ağlamasıyla,
insanlar lafa daldıklarında susmasıyla, insanlar böbürlenip durduklarında
alçakgönüllülüğü ile, insanlar sevindiklerinde de üzüntüsüyle
tanınmalı, bununla ayırt edilmelidir.
Abdullah b. Amr der ki: Kur'ân'ı
hıfzetmiş bir kimsenin, lafa
dalanlarla birlikte dalmaması, cahillik edenlere karşı cahillik etmemesi gerekir. Aksine o, Kur'ân
hatırı için affedip bağışlayabilmelidir.
Çünkü onun göğsünde
yüce Allah'ın kelamı vardır.
Yine Kur'ân hafızının şüpheli yollardan kendisini koruması gerekir.
Kur'ân meclislerinde ve başka
meclislerde, gülmesini ve faydasız konuşmasını azaltmalıdır. Başkasının kötülüklerine
karşı
tahammül etmeye ve vakar sahibi olmaya kendisini zorlamalıdır.
Kur'ân hafızı, fakirlere karşı alçakgönüllü
olmalı. Büyüklenmekten, kendisini beğenmişlikten
uzak durmalıdır. Eğer
fitneye düşmekten
korkarsa, dünyadan ve dünyalık peşinde
koşanlardan
uzak durmalı, gereksiz tartışma
ve iddialaşmaları
terketmelidir. Kendisini
yumuşak
davranmaya ve edeb sınırları içinde kalmaya zorlamalıdır.
Kötülük
etmeyeceğinden
emin olunan, hayrı umulan, zararından uzak kalınan, laf götürüp getiren dedikoduculara
kulak asmayan, onları dinlemeyen, hayırda kendisine yardımcı olacak,
kendisine doğruyu, güzel ahlakı gösterecek olanlarla ve hayrı
kendisine güzel gösterecek,
çirkin göstermeyecek
kimselerle arkadaşlık
yapmalıdır.
Kur'ân'ın hükümlerini öğrenmelidir.
Allah'ın emrinden
neyi murad ettiğini,
kendisine neyi farz kıldığını
anlamalıdır. Böylelikle
okuduğundan
faydalansın ve okuduğu
hükümlerin gereğince
amel etsin. Ezberinden Kur'ân-ı Kerim'in farz ve hükümlerini ezbere
okuduğu halde, okuduğunun ne anlama geldiğini bilmeyen kimsenin bu
durumundan daha çirkin ne olabilir!? Böyle
bir kimse, anlamını
bilmediği
şey ile nasıl amel
edebilecektir? Okuduğu
Kur'ân'ın incelikleri hakkında kendisine soru sorulduğu halde bunları bilmemesi ne
kadar çirkindir? Bu durumda olan kimse, olsa olsa koca koca kitaplar
yüklenmiş eşeğe
benzer.
Kur'ân hafızının
Allah'ın, İslâm'ın
ilk dönemlerinde
kullarına ne şekilde
hitap ettiğini,
Kur'ân'ın sonraki nüzul dönemlerinde
de onları neye teşvik
ettiğini,
İslâm'ın ilk dönemlerinde
Allah'ın neleri farz kıldığını, daha sonraki dönemlerde ise bu farzlara
neleri eklediğini bilip
biribirinden ayırt edebilmesi için Kur'ân'ın Mekkî olanını Medenî
olanından ayırt etmesi gerekir.
Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in çoğu yerinde, Medenî olan
buyruklar Mekkî olanları nesheder. Mekkînin Medeni âyetleri neshetmesine
ise imkan yoktur. Çünkü
mensuh (neshedilen) nesneden
(nâsih)e göre daha
önceki
dönemlerde nazil olmuştur. Hafızın i'rabı ve
Kur'ân-ı Kerim'deki ğarib
lâfızları bilmesi de onun için bir kemal sebebidir.
Çünkü bunları bilmesi, okuduğunu iyice anlamasına,
öğrenmesine kolaylık
sağlar, okuduğu buyruklar ile ilgili
şüphelerini ortadan kaldırır.
Ebu Cafer et-Taberi der ki:
el-Cermi'yi şöyle derken dinledim: Otuz
yıldan beri, fıkıh ile ilgili mes'elelerde Sibeveyh'in Kitabından
hareketle fetva veriyorum. Muhammed b. Yezid der
ki: Çünkü
Ebu Ömer
el-Cermi, hadis bilen birisi idi. Sibeveyh'in Kitabını
öğrenince hadisteki
fıkhı da öğrenmiş oldu.
Çünkü Sibeveyh'in Kitabından düşünme ve tefsiri
öğreniyordu. Daha sonra
bu öğrendiklerinden
hareketle
Rasûlullah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sabit olarak nakledilen Sünnetleri, tetkik ediyordu. İşte
bunları öğrenerek
kişi,
aziz ve celil olan Allah'ın
Kitabı'ndaki muradını anlar. Ve bunlar Kur'ân hükümlerini alabildiğine açar. ed-Dahhak,
yüce Allah'ın:
"Fakat
öğretmekte ve
okuyup okutmakta olduğumuz kitap
sayesinde Rabbaniler olunuz."
(Al-i İmran,
3/79)
âyeti ile ilgili olarak şunları
söylemektedir:
Allah'ın Kitabı'ni
öğrenen bir kimse fakih
olmakla yükümlüdür.
İbn
Ebi'l-Havârî der ki: Yüz seksenbeş
yılında bir grup ile birlikte Fudayl b.
İyad'ın yanına
gittik. Kapıda durduk. İçeri girmek için bize izin
vermedi. Birisi şöyle
dedi: Eğer
bunun dışarı
çıkacağı
varsa ancak Kur'ân okunduğu
için dışarı
çıkar. Biz de Kur'ân okuyan birisine okumasını söyledik. O da okumaya başlayınca Fudayl bize, küçük bir pencereden
baktı. Biz de: Esselamu aleyke ve rahmetullah, dedik. O: Ve
aleykümu's-selam deyince şöyle
dedik: Nasılsın ey Ebu Ali, halin nicedir?
Şöyle dedi: Ben
Allah'ın verdiği
afiyetteyim. Fakat sizden yana da eziyet çekiyorum. Sizin içinde bulunduğunuz bu durum İslâm'da görülmedik
bir haldir (bid'attir). O bakımdan inna
lillah ve inna ileyhi râciûn, diyorum. Bizler ilmi bu
şekilde talep etmiyorduk. Fakat hocalara gider
ancak onlarla birlikte oturmaya kendimizi ehil görmezdik. O bakımdan onlardan uzakça bir
yerde oturur ve farketmeden onları dinlemeye çalışırdık.
Bir hadis geçti mi, onlardan bu hadisi tekrarlamalarını ister ve
kaydederdik, sizler ise cahillikle ilmi talep ediyorsunuz.
Allah'ın Kitabı'nı da zayi etmiş bulunuyorsunuz. Eğer sizler gerçekten
Allah'ın
Kitabı'nı talep etseydiniz, arzuladığınız
şeylerin
şifasını orada bulurdunuz.
Biz, Kur'ân'ı öğrendik
deyince, şöyle
dedi: Sizin Kur'ân'ı öğrenebilmenize
ömürleriniz ve
çocuklarınızın ömürleri de yetmez. Biz: Bu
nasıl olur, ey Ali'nin babası deyince,
şöyle
dedi: Sizler Kur'ân'ın i'rabını bilmedikçe, muhkem âyetlerini müteşabih olanlarından, nâsihini
mensûhundan ayırd edemedikçe Kur'ân'ı
öğrenmiş
olamazsınız. Bunları öğrendiğiniz takdirde ise Fudayl'in
ve İbn Uyeyne'nin sözlerine de ihtiyacınız
kalmaz. Daha sonra şöyle
dedi: Kovulmuş
olan şeytandan
işiten, bilen
Allah'a sığınıyorum. Rahman ve Rahîm
olan Allah'ın
ismiyle: "Ey insanlar, size Rabbinizden bir
öğüt,
kalplerde olanlara bir şifa,
mü'minler için de bir hidayet ve rahmet gelmiştir.
De ki:
Allah'ın lütuf ve
rahmeti ile ... ve yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplaya
geldiklerinden daha hayırlıdır." (Yunus,
10/57-58) âyetlerini okudu.
Derim ki:
İşte Kur'ân okuyucusu bu mertebelere ulaştı mı, o kimse Kur'ân'ı iyice okuyup belleyen
Furkân'ın bilgisini elde eden bir kimse olur.
Allah'ın kolaylık verdiği
kimse için bu mertebelere ulaşmak zor
birşey değildir.
Kur'ân'ı
öğrenirken veya
öğrendikten
sonra -önceden de açıkladığımız
şekilde-
niyetini Allah
için halis kılmadığı sürece, Kur'ân öğrenenin
sözünü ettiğimiz
bu hususlardan herhangi bir
şekilde
yararlanması sözkonusu değildir.
Öğrenci,
kimi zaman
öğrenmek ve dünyada
şeref sahibi olmak arzusuyla ilmi talep etmekle işe başlar.
İlmi kavraması devam ederken bu kanaatinde hatalı olduğunu
öğrenir, bundan dolayı tevbe eder,
Allah için niyetini halis kılar. Bununla bu sefer
yararlanır ve halini düzeltir.
el-Hasen der ki: Bizler önceleri ilmi dünya için talep ederdik. O bizi âhirete çekti. Süfyan es-Sevri de aynı şeyi söyler. Habib b. Ebi Sabit de der ki: Biz, bu işi önceleri hiçbir niyetimiz olmaksızın talep ettik. Niyet sonradan geldi.
-------------------
[208] [61] Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 23 ("Kur'ân hıfzetmiş kimse de..." bölümünden sonrası); Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn, 226, 227.
[209] [62] Müslim, Cennet 81.