Kur'ân'ı tenkid ve Hazret-i Osman'ın Mushaf'ına ekleme
veya eksiltme yapmak suretiyle muhalefet eden kimselerin iddialarını red
eden deliller:
Kur'ân'ın, şanı
yüce Allah'ın Muhammed
(sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından
-az önce geçtiği
şekilde- kendisine mucize olmak üzere getirilen, kalplerde
ezberlenip dillerde okunan, mushaflarda yazılı bulunan sûre ve âyetleri
kesin olarak bilinen, harf ve kelimelerinde fazlalık ve eksiklikten uzak
olan, ayrıca
tanımını yapmaya gerek bulunmayan, sayıma ihtiyacı bulunmayan kitap
olduğu hususunda ümmet arasında da Ehl-i Sünnet imamları
arasında da hiçbir görüş ayrılığı
yoktur. Her kim Kur'ân'da bir fazlalık ya da eksiklik olduğunu iddia edecek olursa, bu konuda
icmaı reddetmiş, insanlara iftirada bulunmuş,
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem)'ın üzerine indirildiğini belirttiği Kur'ân-ı Kerim'i de yüce
Allah'ın
şu
âyetlerini da reddetmiş olur:
"De ki:
Andolsun, bu Kur'ân'ın bir benzerini meydana getirmek için insanlar ve
cinler
bir araya toplansalar, biribirlerine yardımcı da olsalar yine bir
benzerini meydana getiremezler." (el-İsra, 17/88) Fazlalık ve eksiklik iddiasında bulunan kimse aynı
zamanda yüce Allah'ın Rasûlünün
mucizesini de reddetmiş olur.
Çünkü Kur'ân-ı Kerim,
batıl şaibesiyle karşı
karşıya bırakılacak olursa, benzeri meydan getirilebilir bir
noktaya düşer. Benzeri meydana
getirilebildiği takdirde delil de olmaz, belge de olmaz, mucize olmaktan
da çıkar.
"Kur'ân-ı Kerim'de fazlalık ve eksiklik vardır" diyen
kimse, Allah'ın
Kita-bı'nı ve Rasûlünün getirdiğini
reddetmiş olur ve farz olan namazlar
elli vakittir, dokuz kadın ile evlenmek helaldir,
Allah, ramazan ayı ile birlikte başka birtakım günlerde de oruç tutmayı farz kılmıştır, gibi dinde sabit olmayan birtakım
iddialarda bulunan kimseye benzer. Bu tür iddialar icma ile red olunduğuna göre,
Kur'ân-ı Kerim'in üzerindeki icma ise bunlardan da daha sağlam, daha kesin, daha bağlayıcı ve daha susturucudur.
İmam Ebu
Bekr Muhammed b. el-Kasım b. Beşşar b.
Muhammed
b. el-En-bârî der ki: Fazilet ve akıl ehli olan kimseler, Kur'ân-ı
Kerim'in şerefi,
yüce makamını itiraf eder ve bu konuda hakkın, insaf
ve diyanetin gereğini
kabul ederler. Kur'ân'a dair batılcıların iddialarını, inkarcıların
gerçekleri sulandırmalarını, sapıkların tahriflerini günümüze kadar red edegelmiş bulunuyorlar. Bu hâl, yüce
Allah'ın desteklediği,
esasını sağlamlaştırdığı,
dallarını geliştirip durduğu, sapık ve zalimlerin kusurlarına karşı koruyup düşmanların
ve kafirlerin hile ve tuzaklarına karşı
muhafaza ettiği
şeriatini çürütmeye çalışarak, ümmete hücum eden ve böylelikle dinden sapan bir sapığın günümüzde ortaya çıkmasına kadar böylece devam edip geldi.
Bu sapık kişi,
Rasûlullah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabının da uygun gördüğü
şekilde Hazret-i Osman'ın bir
araya getirdiği mushafın Kur'ân-ı Kerim'in tümünü kapsamadığını iddia etmektedir. Onun iddiasına göre, Kur'ân-ı Kerim'den beşyüz harf (kelime) kaybolmuştur. Kaybolduğunu ileri sürdüklerinin bir kısmını daha
önce gösterdim.
Geri kalanlarını da birazdan
göstereceğim. Bunlardan birisi: Asra ve zamanın musibetlerine
andolsun"
şeklindedir.
Müslümanların büyük bir topluluğu
-ona göre- Kur'ân-ı Kerim'den "zamanın musibetleri"ne ifadesini
kaybetmiş
bulunmaktadırlar. Bunlardan bir tanesi de
şu âyet-i kerime ile ilgili fazlalık iddiasıdır:
"Nihayet yer süsünü takınıp süslendiği, sahipleri de ona herhalde güç yetirebileceklerini
sandıkları sırada geceleyin veya gündüzün ona emrimiz geliverir. Sanki
dün de yerinde yokmuş gibi onu biçilmiş bir hale getiriveririz."
(Yunus, 10/24) Bu iftiracı kişi, bütün müslümanların Kur'ân-ı Kerim'den
şu ifadeleri kaybetmiş olduklarını ileri sürmektedir:
Allah orayı, ancak ora halkının günahları sebebiyle
helak eder." Ve bu kişi,
kaybolduğunu ileri sürdüğü daha birçok kelimelerden
de sözeder.
Bu kişi
Hazret-i Osman'ın ve ashab-ı kiramın, Kur'ân-ı Kerim'den olmayan
şeyleri de fazladan eklediklerini iddia eder. Kıldığı farz bir namazında çevresinde bulunan insanların da işiteceği
şekilde De ki o" ibaresini okumayarak, doğrudan; Allah birdir ve sameddir" şeklinde okudu ve "Bir ve tektir" kelimesini değiştirdi,
doğrusunun bu olduğunu
ileri sürdü.
İnsanların okudukları
şeklin batıl ve imkansız olduğunu iddia etti. Farz namazında Kafirun sûresinin baş tarafını:
İnkâr
edenlere de ki: Sizin taptıklarınıza ben tapmam" şeklinde okuyarak müslümanlann okuyuşunu tenkid etti. Elimizde bulunan Mushafın birtakım
harflerinin değiştirilmiş
olduğunu, bozulmuş
olduğunu iddia etmektedir. Bunlardan birisi, onun iddiasına göre
şu
âyet-i kerimedir:
"Eğer sen onları azablandırırsan,
şüphe yok ki onlar senin kullarındır, ve eğer mağfiret
edersen
şüphe yok ki sen aziz ve hakim olansın."
(el-Maide, 5/118) Bu kişi burada zikredilen hikmet ve izzetin mağfirete uygun düşmediğini doğrusunun
ise: Ve eğer mağfiret edersen şüphe
yok ki sen gafur ve rahim olansın"
şeklinde
olduğunu ileri sürer. Bu ve
benzeri sapıkça iddiaları, nihayette müslümanların harfleri değiştirerek
kelimelerin
şeklini de değiştirdiklerini (tashif
yaptıklarını) iddia etmek noktasına varmıştır. Mesela, yüce Allah'ın:
Allah katında
makbul idi." (el-Ahzab, 33/69)
ifadesinin kendisince doğru ve değiştirilmemiş
şeklinin
O Allah'ın makbul
bir kulu idi"
şeklinde olduğunu ileri sürmektedir.
Hatta onu dinleyen ve tanıklık eden bir topluluğun bize haber verdiğine göre,
farz namazda
şöyle okumuştur::
Onu okurken dilini kıpırdatma,
Çünkü
onu toplamak ve onu okumak Bize düşer.
Biz onu okuduğumuzda sen de onun okumasına
uy. Sonra ona dair haberi vermek bize aittir."[270] [147]
Başkalarının,
onu işiten
başka
kimselerden bize anlattığına göre (Al-i
İm-ran, 3/123- âyetini)
şu
şekilde okuduğunu
işitmişlerdir:
Andolsun ki Allah,
siz zelil iken size Ali'nin kılıcı ile yardım etmiştir,
zafer vermiştir."[271] [148]
Yine bu kimselerin bize ondan naklettiklerine göre o: "Bu benim üzerime aldığım dosdoğru
bir yoldur"
şeklinde okumuştur. Bize bildirdiklerine göre o, Kur'ân-ı Kerim'deki bir âyet-i kerimeye
Rasûlullah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'ın fesahatıyla bağdaşmayan
ve yüce Allah'ın haklarında:
"Biz, gönderdiğimiz
her
peygamberi ancak
kendi kavminin diliyle gönderdik."
(İbrahim, 14/4) diye
buyurduğu kavminin dilinde kullanılmayan ilaveler yaptığını bildirmişlerdir.
O:
İnsanlara demedin mi?"
ifadesini yüce Allah'ın:
İnsanlara......diye
sen mi söyledin."
(el-Maide, 5/116) yerine getirmiştir. Halbuki i'rab ile (Arap dili
cümle yapısı ile ilgili gramer kaideleriyle) uğraşanların
bildiği bir ifade
şekli
değildir bu. Aynı zamanda nahivcilerin konu ile ilgili
ekollerinden herhangi birisine göre
de yorumlanamaz.
Çünkü Araplar hiçbir
şekilde demezler. tabirini ise, kullanmaları hem
istisnaidir, hem çirkin ve bayağı
bir ifadedir.
Çünkü bu olumsuzluk edatı
mazi (dili geçmiş) fiili olumsuz yapmaz. Böyle birşey
ancak Arapların: Allah
onlar gibisini yaratmadı mı?"
şeklindeki
ifadelerinde bulunabilir ki, bu da istisnai bir söyleyiş
tarzıdır. Allah'ın
Kitabı ise böyle bir söyleyiş tarzına göre
açıklanamaz.
Bu kişi,
Hazret-i Osman'ın Kur'ân-ı Kerim'i toplama işini
Zeyd b. Sabit'e vermekle
isabet etmediğini
de iddia etmiştir.
Çünkü Abdullah b. Mes'ud
ve Ubeyy b. Ka'b, bu konuda ona göre
Zeyd'den daha
önce gelmeliydiler.
Çünkü
Peygamber (sallallahü aleyhi ve
sellem)
şöyle buyurmuştur:
"Ümmetimin en iyi Kur'ân
okuyanı Ubeyy b. Ka'bdır." Yine Hazret-i
Peygamber
Abdullah b. Mes'ud hakkında da şöyle buyurmaktadır: "Kur'ân-ı Kerim'i indirildiği
şekliyle
taptaze okumaktan hoşlanan bir kimse Umm Abd'ın oğlunun (Abdullah
b. Mes'ud'un) okuyuşu ile okusun."[272] [149]
Bu kişi
der ki: Ebu Amr b. el-Ala, Hazret-i Osman'ın mushafına muhalefet
ettiği gibi, ben de muhalefet edebilirim. Ebu Amr b. el-Ala
şeklinde okumuştur.
Halbuki bunlar mushafta sırasıyla,
şu
şekildedir: -elifli olarak- "muhakkak bu ikisi....."(Taha,
20/63); "Sadaka vereyim ve.....
olayım" -vav'sız olarak-
(el-Münafikun, 63/10); Kullarımı müjdele"
(ez-Zümer, 39-17);
Allah'ın
bana verdiği" (en-Neml, 27-36) -son
her iki yerde de "ya' harfi olmaksızın- okumuşlardır. Diğer
taraftan
İbn Kesir, Hamza ve Kisai de
Osman'ın mushafına muhalefet ederek:
"İşte böyle
Müminleri kurtarmak, üzerimize bir haktır." (Yunus, 10/103)
anlamındaki âyeti
( ...... )
şeklinde
iki nun ile okumuşlardır.
Onlardan kimisi ikinci nun'u fethah olarak, kimisi de cezmli olarak
okurlar. Halbuki mushaftaki yazılışı ile
bu kelime (yani kelimesi)
şeklinde tek bir nun ile yazılıdır. Diğer taraftan Hamza da mushaftan farklı olarak:
Bana
mal ile mi yardıma geliyorsunuz?" (en-Neml,
27/37) âyetini tek bir nun ile okuyup
(ilave ettiği)
ya harfi üzerinde vakfe yapmıştır.
Halbuki mushafta
iki nun iledir ve ikisinden sonra da bir ya gelmemektedir. Hamza mushafa
muhalefet ederek):
Haberiniz olsun ki Semud rablerini inkar ettiler."
(Hud, 11/68.) buyruğundaki kelimesindeki elifi tenvinsiz olarak okumuştur. Halbuki elifin tesbit edilmesi tenvinli
okunmasını gerektirir.
Ancak bu kişinin,
kıraat imamlarının muhalefet ettiklerini ileri sürdüğü bütün bu iddiaları, bunların mushafa muhalefet
ettiklerini ortaya koymaz.
Derim ki:
Daha önce mushaflar hakkında ihtilaf edilen harf sayılarına işaret etmiş
bulunuyoruz. Bu kitabın ilgili yerlerinde de -inşaallah-
gerekli açıklamalar yapılacaktır.
Ebu Bekr der ki: Bu kişi, yüce Allah'ın
(Yunus, 10/24. âyetindeki) âyetini
şu
şekilde
okuyanın Ubeyy b. Ka'b olduğunu ileri sürmektedir: Sanki
dün de yerinde yokmuş gibi.
Allah onu ancak halkının günahları sebebiyle helak
eder." Ancak bu iddiası batıldır.
Çünkü
Abdullah b. Kesir, Kur'ân'ı Mücâhid'den,
Mücâhid
İbn Abbas'tan,
İbn Abbas da Ubey b. Ka'b'dan kıraat yoluyla
öğrenmiştir. Ve
onlar bu âyet-i kerimeyi
şu
şekilde okumuşlardır:
Sanki
dün de yerinde yokmuş gibi onu biçilmiş bir hale getirmişizdir.
İşte Biz düşünen
bir topluluk için âyetleri böylece
açıklarız." (Yunus, 10/24)
Bir
rivayette de Ubey b. Ka'b, Kur'ân-ı Kerim'i
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem)'ın huzurunda okumuştur ve okumayı ondan almıştır. Bu isnad
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem)'a kadar uzanan muttasıl bir sened olup, bunu adalet ve
zabt sahibi kişiler nakletmiştir.
Rasûlullah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'dan herhangi bir husus bize sahih
bir senedle gelecek olur ise, ona muhalefet eden bir hadis alınıp kabul edilmez.
Yahya b. el-Mubarek el-Yezidi der ki: Ben Ebu Amr b.
el-Ala'dan Kur'ân-ı Kerim'i öğrendim.
Ebu Amr Mücâhid'den,
Mücâhid
İbn Abbas'tan,
İbn Abbas, Ubey b. Ka'b'dan, Ubey b. Ka'b da
Peygamber (sallallahü aleyhi ve
sellem)' dan Kur'ân-ı Kerim'i
öğrendi. Bu
şekildeki birbirimizden okumayı
öğrenmemiz de sözü
geçen âyet-i kerimede: "Allah
orayı ancak ora halkının günahları sebebiyle helak eder" ibaresi yoktur.
Bu fazlalığı
yüce Allah'ın
peygamberine indirdiğini inkar eden bir kimse
kafir de olmaz, günahkar da olmaz.
Bana Ubeyy anlattı, bize Nasr b. Davud es-Sağanî bildirdi, bize Ebu Ubeyd bildirip dedi ki:
Üzerinde icmaın gerçekleştiği
mushafa muhalif olarak rivayet edilen herkes tarafından değil de
özel
birtakım kimselerin senedlerini bilip Ubey'den naklettikleri
ve: "Allah orayı
ancak ora halkının günahları dolayısıyla helak etti" fazlalığı,
İbn Abbas'tan da
(el-Bakara, 2/198. âyetinin bir bölümünü): "Hac mevsiminde
(ticaretle) Rabbinizden rızık
istemenizde bir günah yoktur"
şeklinde okuması ve Hazret-i
Ömer'in (Fatiha, 1/7) âyetini şeklinde okuması ve buna
benzer
özel olarak rivayet senetleri bilinen birçok kıraat
şeklini ilim adamları, bu
şekilde okuyarak namaz kılmak helal olur kasdıyla veya
bunlarla Hazret-i Osman tarafından teksiri yapılan mushafa karşı çıkmak kasdıyla nakil etmezler. Çünkü herhangi bir kimse, bu kıraatlerin Kur'ân'dan olmadığını söyleyecek
olursa, kafir olmaz. As-hab-ı kiramın kendisine muvafakati ile Hazret-i
Osman'ın topladığı Kur'ân-ı Ke-rim'in bir
kısmı inkâr edilecek olursa, bu inkar edenin hükmü mürtedin hükmünün aynısıdır. Tevbe etmesi
istenir. Tevbe ederse mesele yok, aksi takdirde boynu vurulur.
Ebu Ubeyd ayrıca der ki: Hazret-i Osman'ın Kur'ân-ı
Kerim'i toplaması her zaman için onun büyük ve şerefli menkıbelerinden birisi olarak kalmaya devam
edecektir. Bazı sapık kimseler, bu işi yaptığı için onu tenkide kalkışmışlar
fakat, hataları olduğu gibi ortaya çıkmış ve iddialarının çirkinliği açık seçik bir
şekilde
görülmüştür.
Ebu Ubeyd der ki: Bana Yezid b. Zurey'den anlatıldığına göre
Yezid,
İmran b. Cerir'den, o Ebu Miclez'in
şöyle dediğini
rivayet etmektedir: Bazı kimseler, ahmaklıkları sebebiyle Hazret-i
Osman'ı tenkide kalkıştılar, ardından da kıraati
neshedilmiş olan buyrukları okumaya koyuldular.
Ebu Ubeyd der ki: Ebu Miclez bununla Hazret-i Osman'ın
mushafa kaydettiğini
bilgiye dayanarak kaydettiği gibi,
etmediğini de bilgiye dayanarak etmediği kanaatini açıklamaktadır.
Ebu Bekr der ki, yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki o Zikri, Biz indirdik. Onu koruyacaklar da
elbette Bizleriz." (el-Hicr, 15/9)
âyetinde bu tür iddiada bulunan o kimsenin kafir olduğunun delili vardır.
Çünkü yüce Allah,
Kur'ân-ı Ke-rim'i değişikliklere ve değiştirmelere karşı
muhafaza etmiştir. Fazlalıktan ve
eksiklikten korumuştur. Bir kimse Tebbet
sûresini:
"Ebu Leheb'in iki eli kurusun. Zaten kurudu. Malı da
kazandığı da kendisine fayda
vermedi. O da onun kadıncağızı da odun taşıyıcısı olarak alevli bir ateşe girecekler. Karısının boynunda liften bükülmüş bir ip olduğu
halde."
şeklinde okusa, aziz ve celil
olan Allah'a, iftira
etmiş ve O'nun söylemediğini söyledi
diye iddia etmiş, kitabını tahrif etmiş olur. Yüce Allah'ın
koruma altına aldığı ve başka
şeylerin
karışmasını engellediği
bu kitabı başka
şeylerle karıştırmaya
kalkışmış olur. Bu kişinin,
yaptığı bu iş ile inkarcılara yolu hazırlamak amacı vardır. Böylelikle Kur'ân-ı Kerim'e
İslâm'ın kulplarını tek tek çözebileceklerini sandıkları
şeyleri soksunlar ve bu tür batılları nisbet ettikleri o
zatlara da bu işleri
nisbet etsinler. Onlar bu iddiaları ile kendisi vasıtasıyla
İslâm'ın korunduğu
icmaı iptal etmeye, çürütmeye kalkışırlar.
Halbuki icmaın sübutu ile namazlar kılınır, zekatlar verilir, ibadet
edilecek
şekil ve yerler tesbit edilir.
Yüce Allah'ın:
"Elif,
Lam, Ra. Bu, âyetleri sağlamlaştırılmış
bir kitaptır." (Hud, 11/1) âyetinde böyle bir
kimsenin bid'at sahibi olduğuna ve
İslâm'dan çıkıp küfre girdiğine delalet vardır.
Çünkü "âyetleri sağlamlaştırılmış" demek, insanların bu âyetlere birşeyler eklemeleri yahut eksiltmeleri veya ona benzer
âyetler getirmeleri engellenmiştir,
anlamındadır. Halbuki biz sözünü
ettiğimiz bu kişinin,
bu âyetlere başka
şeyler eklediğini
görüyoruz. O (el-Ahzab, 33/25)
âyetini: "Ali ile" kelimesini ekleyerek):
Allah, Ali sayesinde müminlere savaş hususunda kafi gelmiştir. Allah güçlüdür, azizdir. " Böyle bir fazlalık ile Kur'ân-ı Kerim'de olmayan birşeyi koymuş
ve Hazret-i Ali'yi
öyle bir yerde eklemiş ki, eğer
orada adını geçirdiğini işitmiş
olsaydı, mutlaka buna
şer'i cezayı uygular ve
öldürülmesi hükmünü verirdi. Diğer taraftan
o, yüce Allah'ın
kelamından (İhlas sûresinin baş tarafından: "De ki: O" âyetlerini düşürmüş, ayrıca (.....) kelimesini de'değiştirerek bu sûrenin baş tarafına:
şeklinde
okumuştur. Onun Kur'ân-ı Kerim'de
olan birşeyi kaldırması, o kaldırdığı
şeyi
reddetmektir
ve bir küfürdür. Kur'ân-ı Kerim'in bir tek harfini inkar eden bir kimse,
onun tümünü inkar etmiş ve bu âyet-i kerimenin
anlamını da yok etmiş olur.
Çünkü tefsir alimleri
şöyle demiştir:
Bu âyet (yani
İhlas sûresinin baş tarafı)
şirk ehline cevap olarak inmiştir.
Onlar,
Rasûlullah
(sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelip: Bize Rabbini tanıt. O
altından mıdır, bakırdan mıdır, tunçtan mıdır? demeleri üzerine
yüce Allah onlara cevap olmak üzere:
De ki: O, Allah'tır, birdir ve tektir" âyetini indirdi.
Buradaki: " O" âyetinde onların sorularına karşı cevabın ne olduğuna
delalet vardır. Bunu ortadan kaldırdığınız
takdirde âyetin anlamı ortadan kalkar. Ve
yüce Allah'a iftirada bulunulduğu
açıkça anlaşılır.
Rasülullah (sallallahü
aleyhi ve sellem) ın yalanlandığı
ortaya çıkar.
Böyle bir
kimseye ve
onun izlediği yolu destekleyenlere
şöyle denilir. Bizim okumakta olduğumuz ve bizim de bizden
önceki geçmişlerimizin
de başkasını bilemediğimiz Kur'ân-ı Kerim, başından sonuna kadar Kur'ân'ın hepsini kapsamakta mıdır?
Onun lâfızları ve manaları her türlü tutarsızlıktan ve bozukluktan uzak kalmış mıdır? Yoksa bu, Kur'ân-ı Kerim'in bir kısmı hakkında sözkonusu olmakla birlikte diğer bir kısmı bizim dinimize mensup ve bizden
önce geçenler tarafından bilinmediği gibi, bizim tarafımızdan da bilinmemekte midir?
Eğer bunlar elimizde bulunan Kur'ân-ı Kerim'in Kur'ân'ın
tümünü kapsamakta ve ondan bir kayıp olmadığını kabul etmekte, lâfız ve manalarının doğruluğunu
tasdik edip her türlü tutarsızlık ve yanlışlıktan
uzak olduğuna inanmakta iseler, o
takdirde (el-Hakka, 69/35-36)
âyetlerini şu
şekilde
fazlalık ekleyerek Artık bugün burada onun için yakın hiçbir dost
yoktur.
Ğıslinden başka
bir içeceği de yoktur. Bu
Ğıslin cahimin alt taraflarından akan bir pınardandır."
şeklinde
okuduklarında kendilerinin kafir
olduklarına da hüküm vermiş olurlar:
Bundan daha açık Kur'ân-ı Kerim'e bir ilave olabilir mi ve
bu Kur'ân-ı Ke-rim'e nasıl karıştırılabilir
ki? Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'i
böyle bir değişikliğe karşı korumuştur.
Her türlü iftiracı ve batılcının Kur'ân âyetlerine benzeri şeyler eklemesine de imkan vermemiştir. Yapılan bu ziyadeler üzerinde düşünülüp anlamlan tetkik edildiği takdirde, tutarsız oldukları, doğru olmadıkları ortaya çıkar. Bunların
yüce
yaratıcının buyruğuna
benzemediği, O'nun sözlerine
karıştırılamadığı ve manasına uymadığı anlaşılır.
Çünkü bundan sonra Kur'ân-ı Kerim'de gelen âyet-i kerime:
"Ki onu
ancak hata işleyenler yer"
(el-Hakka, 69/37)
şeklindedir. Peki içilecek olan birşey nasıl yenilir?
Çünkü
bu kişinin bu âyetden
önce
getirdiği
ziyadelikleriyle okuduğu
şekil
şöyledir: Artık bugün burada onun için hiçbir yakın dost
yoktur.
Ğıslinden başka hiçbir içeceği
de yoktur. Bu
Ğıslin cahimin altlarından
akan bir pınardandır ki onu ancak hata işleyenler
yer."
Bu ifadeler çelişkilidir.
Biri ötekini çürütmektedir.
Çünkü içecek birşey,
yenilmez ve Araplar: Suyu yedim, demezler. Bunun yerine onlar: Suyu
içtim, tadına baktım ve tattım derler. Yüce
Allah'ın inzal buyurduğu
şekilde ise, bir harfine dahi muhalefet edenin kafir
olmasına sebep teşkil
edecek derecede doğru ve sağlıklıdır.
Çünkü
orada:
"Ğıslinden başka
hiçbir yiyeceği de yoktur."
(el-Hakka, 69,36) diye buyurulmaktadır.
Gıslini ancak hata işleyenler. yer veya bu yiyeceği ancak hata işleyenler
yer. Gıslin ise cehennemliklerin karınlarından
çıkan yağlar ve onunla birlikte çıkan irin ve başka
şeylerdir.
Bu. büyük belalar ve kıtlık zamanlarında yenen bir yiyecektir.
İçecek olan birşeyin
yenmesi ise imkansızdır. O bakımdan bu batıl iddiacı kişi, eğer
fazladan eklediği: "O cahimin alt taraflarından
akan bir pınardandır" ifadesinden sonra "onu ancak hata işleyenler yer" ifadesi yoktur, deyip bu âyet-i kerimeyi
Kur'ân-ı Kerim'den değildir
diye reddetmiş olsaydı, o vakit, eklediği bu fazlalığın
mana bakımından tutarsızlığı pek görülmezdi. Ancak, Kur'ân-ı Kerim'in bir âyetini inkar ettiği için de kafir olurdu. Bu kişinin sözlerini
reddetmek ve gülünç olduğunu
anlamak için bu kadar açıklama yeterlidir.
Ashab-ı kiram ile tabiinden şu
şu
şekilde okuduklarına dair gelen nakiller ise, sadece
açıklama ve tefsir türündendir. Yoksa, bunlar da okunan Kur'ân-ı Kerim'in bir
parçası anlamında değildir.
Lâfzı ve hükmü ile nesholunan yahut hükmü kalmakla birlikte yalnız lâfzı
nesholunan ifadeler de aynı
şekilde
Kur'an'dan değildir. Nitekim ileride
yüce Allah'ın:
"Biz .... hiçbir âyeti neshetmez veya unutturmayız"
(el-Bakara, 2/106) âyetini açıklarken bunları (inşaallah)
göreceğiz.
-------------------
[270] [147] Aradaki farkın daha iyi anlaşılabilmesi için: "Onu acele (hıfz) etmek için onunla dilini kıpırdatma. Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve onu (dilinde) okutmak bize aittir. 0 halde Biz onu (Cebrail aracılığıyla) okuduğumuzda sen de onun okumasına uy. Sonra açıklamak da Bize düşer." (el-Kıyame, 75/16-19) âyetlerine hem mealini hem de metinlerini bu tahrif edilen metinle karşılaştırmak gerekir.
[271] [148] Aynı şekilde meal ve metin karşılaştırılmalıdır.
[272] [149] Müsned, I, 38.