1-
Arap dilinde olsun, başka dillerde olsun, alışılmış bütün
anlatım üsluplarından farklı ve ayrı, harikulade eşsiz bir anlatım.
Çünkü
Kur'ân-ı Kerim'in üslubunun şiirle
bir ilgisi yoktur. Zaten üslubunu bu
şekliyle
düzenleyen
yüce
Rabbimiz de
şöyle buyurmaktadır:
"Biz
ona (Muhammed -sallallahü aleyhi ve sellem.-)e
şiiri
öğretmedik.
Bu ona yakışmaz da. "(Yasin, 36/69)
Müslim'in Sahih'inde de rivayet edildiğine göre, Ebu Zerr'in kardeşi Uneys, Ebu Zerr'e
şöyle demiş:
Ben Mekke'de senin dinin üzere
Allah tarafından
peygamber olarak gönderildiğini
ileri süren bir adamla karşılaştım. Ona: Peki insanlar ne diyor, diye sorunca
şöyle dedi: Onlar
şairdir,
kahindir, sihirbazdır diyorlar. -Uneys şair
birisi idi.- Ben, kahinlerin sözlerini
dinlemişimdir. Onun sözü kahinlerinkine benzemiyor. Söylediği sözleri
şiir
çeşitlerine, vezinlerine vurdum, ancak benim tesbitime göre, hiçbir kimsenin dilinden dökülen
şiire
benzemiyor.
Allah'a yemin
ederim, şüphesiz ki o doğru
söylüyor ve onu itham edenler yalan söylemektedirler.[265] [140]
Aynı şekilde
Utbe b. Rabia da -ileride yeri gelince beyan edileceği üzere- Fussilet sûresini
Peygamber
(sallallahü aleyhi ve sellem.)'ın ağzından dinleyince bu sözün
sihir de olmadığını,
şiir de olmadığını itiraf etmiştir. Dili oldukça iyi bilen
fesahat ve belagatta belli bir yeri bulunan Utbe dahi Kur'ân-ı Kerim'in
benzeri bir sözü hiçbir
şekilde işitmediğini itiraf ettiğine göre bu, fesahati gerçekten
bilen ve gerçek
manada fasih olan her türlü sözü bütün
şekilleriyle söyleme gücü bulunan Utbe ve onun benzerlerinin Kur'ân'ın
i'cazını itiraf ettikleri anlamına gelir.
2-
Arapların da kullandıkları bütün anlatım şekil
ve üsluplarından farklı üslupta olması.
3-
Hiçbir insanın hiçbir şekilde gerçekleştiremiyeceği
şekilde akıcılık, fesahat ve belagat. Bunu
yüce Allah'ın:
"Kaf, o çok
şerefli
Kur'ân'a yemin ederim...."
(Kaf, 50/1) âyeti ile başlayan sûrenin tümünde, yine
yüce Allah'ın:
"Halbuki arz bütünüyle,
Kıyamet gününde onun kabzasındadır."
(ez-Zümer, 39-67) âyetinde ve ordan itibaren sûrenin tümünde, yine
yüce Allah'ın:
"Kat'iyyen Allah'ı zalimlerin yaptıklarından gafil diye sanma." (İbrahim, 14/42) buyruğundan
itibaren sûrenin sonuna kadarki buyruklar üzerinde
iyice düşünelim.
İbnu'l-Hassâr
der ki:
Şanı
yüce Allah'ın hak ilah olduğunu
bilen, böyle bir anlatım ve akıcılığın ondan başkasının
hitabında sözkonusu olamayacağını da bilir. Dünya krallarının en büyüğü olanın dahi:
"Bugün mutlak egemenlik kimindir?"
(el-Mumin, 40/12)
demesi, hiçbir şekilde düşünülemeyeceği gibi:
"O yıldırımları gönderip
onunla dilediğini
çarpar."
(er-Ra.'d, 13/13) demesi dahi düşünülemez.
Yine İbnü'l-Hasssâr
der ki: Söz düzeni
(nazım) üslub ve akıcılıkla kapsamlı
ifadeler (cezalet) her
sûrede hatta her âyette bulunan özelliklerdir.
Bu üç
özellik ile her bir âyet, her
bir sûre insanların diğer sözlerinden ayırdedilmektedir. Bu üç
özellik ile de insanlara karşı meydan okumuş
ve aciz bırakılmışlardır. Bununla birlikte
icazın diğer yönleri
ona eklenmeksizin, başlı başına her sûrede bu üç
özellik bulunmaktadır.
İşte, üç kısa âyetten meydana gelen Kevser sûresi, Kur'ân-ı
Kerim'in en kısa süresidir.
İki
gaybî durumu ihtiva etmektedir. Birincisi, Kevserden, onun büyüklüğünden, genişliğinden, çevresindeki kapların çokluğundan haber verilmektedir. Bu
Hazret-i
Peygamber'i tasdik eden
kimselerin, diğer
peygamberlere uyanlardan daha çok olduklarına delalet
etmektedir.
İkinci bir husus ise, Velid b. Muğire'ye dair verilen haberdir.
Âyet-i Kerimenin nüzulü sırasında çokça mal ve çocuk sahibiydi. Çünkü hak söyleyen
yüce
Rabbimizin
şu buyrukları bunu
gerektirmektedir:
"Benim yalnız olarak yarattığım, kendisine alabildiğine mal ve hazır bulunan oğullar verdiğim, oldukça uzun
ömür verdiğim
kimseyi, bana bırak!"
(el-Müddessir, 74/11-14) Daha sonra ise
yüce Allah, onun malını çocuklarını helak etmiş ve böylelikle
soyu kesilmişti.
4-
Herbir kelime ve her bir harfin yerli yerince kullanıldığında bütün Araplar, ittifak etmişlerdir. Böyle
bir kullanım hiçbir Arabın tek başına
gerçekleştirebileceği bir iş
değildir.
5-
Daha önce hiçbir kitap okumamış, sağ eliyle
yazı yazmamış, ümmi bir kimse tarafından
dünyanın ilk günlerinden itibaren (Kur'ân'ın)
nazil olduğu zamana kadar meydana gelen işleri haber vermesi. Böylelikle Hazret-i
Peygamber, önceki
peygamberlerin ümmetleri ile kıssalarını, geçmiş
dönemlerde varolmuş
kavimlerin kıssalarını haber vermiştir.
Kitap ehlinin hakkında soru sorup da Hazret-i
Peygamber'e bu sorularla meydan okudukları hususları da haber
vermiştir. Ashab-ı Kehf kıssası, Hazret-i Musa ile Hazret-i
Hızır'ın başından geçenler ve
Zülkarneyn'in durumu böyledir. Bunları bilmeyen
ümmi bir ümmetin ümmi bir ferdi olarak, onlara
önceki
kitaplardan doğruluğunu
öğrendikleri
haberleri getirmiş ve böylelikle onlar doğru
söylediğini
kesinlikle anlamış oldular.
Kadı İbnü't-Tayyib
der ki: Bizler kesin olarak
şunu
biliyoruz ki: Bu gibi
şeyleri ancak
öğrenmek yoluyla haber vermek mümkündür.
Hazret-i
Peygamber'in bu konuda geçmişlerin
bilgilerine sahip olanlarla, bu haberleri bilenlerle
birlikte oturup kalkmadığı, onlardan bilgi
öğrenmek için gidip gelmediği ve olur ki, eline geçirdiği bir kitaptan bunu
öğrenmiş
olabilir, dedirtmeye imkan verecek
şekilde
okuma bilen birisi olmadığı
bilindiğine göre, bu
gibi bilgileri ancak vahiy yolu ile elde edebileceği de kesin bir bilgi olarak ortaya çıkar.
6-
Şanı yüce Allah'ın
bütün va'dlerinde gözle görülen veya hissedilen
şekilde verilen va'din yerine getirilmesi. Bu, iki
kısımdır. Yüce Allah'ın verdiği mutlak va'dler, Rasûlüne yardımcı olması,
kendisini vatanından çıkartanları çıkartması gibi. İkinci vâ'd ise, belli bir
şart kaydıyla yapılan va'dlerdir.
Yüce Allah'ın
şu âyetlerinde olduğu
gibi:
"Kim
Allah'a tevekkül
ederse O kendisine yeter." (et-Talak, 65/3);
"Kim
Allah'a iman
ederse onun kalbine
hidâyet verir." (et-Teğâbun, 64/11);
"Kim
Allah'tan korkarsa
ona bir çıkış yeri halkeder." (et-Talak, 65/2);
"Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa, ikiyüz kişiye galip gelirler." (el-Enfal,
8/65) ve benzeri buyruklar.
7-
Ancak vahiy ile bilinebilen gelecekteki gaybî durumlara dair haber
vermek. Mesela, yüce Allah'ın
Peygamberine dinini bütün dinlere üstün kılacağına
dair verdiği va'd bunlardan birisidir.
Sözkonusu va'di
Allahu Teala
şu
âyetinde vermektedir:
"O, Rasûlünü hidâyet ile ve hak din ile gönderendir. O, bütün dinlere üstün kılmak
için...."
(et-Tevbe, 9/33; el-Feth, 48/28; es-Saff, 6l/9). Nitekim bu
va'dini gerçekleştirmiştir.
Ebu Bekr (radıyallahü anh), ordularını
gazaya gönderdiğinde
yüce Allah'ın dinini üstün tutacağına dair va'dini onlara
hatırlatıyor ve bununla muzaffer olacaklarına emin olmalarını, başarı elde edeceklerine tam kanaat getirmelerini istiyordu.
Hazret-i
Ömer de aynı
şeyi yapıyordu. Ve aralıksız olarak doğuda, batıda, karada denizde fetih ve zaferler ardarda
devam edip gitti.
Yüce Allah bir başka
yerde şöyle
buyurmaktadır:
"Sizden iman edip salih amel işleyenleri,
Allah yeryüzünde mutlaka halife yapmayı va'detti.
Tıpkı onlardan öncekileri
halife yaptığı
gibi." (en-Nur, 24/55);
"Andolsun Allah, Rasûlüne gösterdiği
rüyanın hak olduğunu
tasdik etmiştir.
İnşaallah Mescid-i Haram'a
korkusuzca, güvenlik içerisinde.... gireceksinizdir."
(el-Feth, 48/27);
"Hani o vakit,
Allah size o iki taifeden birinin sizin olacağını va'detmişti."(el-Enfal,
8/7);
"Elif, Lam, Mim. Rumlar mağlub oldular.
En yakın bir yerde. Onlar bu yenilgilerinden sonra .... galip
geleceklerdir." (er-Rum, 30/1-3).
Bütün bunlar ancak alemlerin Rabbinin yahut O'nun
bildirdiği kimselerin bilebileceği gayba dair haberlerdir.
İşte bu da yüce Allah'ın
Rasûlünü bunlardan haberdar etmesinin, onun doğruluğuna
delalet eden delilidir.
8-
Bütün insanların dosdoğru
kalmalarını sağlayan helal, haram ve diğer hükümlere dair, Kur'ân-ı Kerim'in ihtiva ettiği bilgiler.
9-
Çokluğu ve
üstün
şerefleri itibariyle bir insandan sadır olmaları
adeten görülmemiş
engin ve sonsuz hikmetler.
10-
Kur'ân-ı Kerim'in bütün muhtevası arasında, zahiriyle, batınıyla hiçbir
aykırılık omaksızın tam bir uyum ve münasebet içerisinde bulunması.
Nitekim yüce Allah şöyle
buyurmaktadır:
"Eğer o, Allah'tan
başkası
tarafından (gönderilmiş) olsaydı, elbette içinde
birbirini tutmayan birçok aykırılıklar bulurlardı."
(en-Nisa, 4/82)
Derim ki:
Bunlar bizim ilim adamlarımızın (Allah'ın
rahmeti üzerlerine olsun) sözkonusu ettikleri Kur'ân-ı
Kerim'in on mucizevî yönüdür.
Kur'ân-ı Kerim'in en-Nazzam ve bazı Kaderiye'ye mensup kimselerin sözkonusu ettiği
on-birinci mucizevi yönü daha
vardır. Kur'ân'ın icaz yönü, ona
karşı çıkmanın engellenmesi ve benzerinin meydana getirilmesi
için meydan okunması halinde, bundan onların alıkonulmasıdır.İşte bu engelleme ve alıkoyma Kur'ân-ı Kerim'in bizzat
kendisinden maada bir mucizedir.
Çünkü
yüce Allah, onun benzeri olan bir
sûreyi meydana getirmeleri için onlara meydan okumakla, ona benzer bir söz ortaya koymak gayesiyle çaba ve
gayretlerini ortaya koymalarını engellemiştir.
Ancak böyle bir iddia tutarsızdır.
Çünkü, muhalif bir kimsenin ortaya çıkmasından
önce bile, bu Kur'ân-ı Kerim'in muciz olduğu üzerinde ümmetin icmaı vardır.
Şayet asıl mucize engelleme ve alıkoymaktır, diyecek
olursak, Kur'ân-ı Kerim'in kendisi mucize olmaktan çıkar. Bu ise, icmaa
aykırıdır. Durum böyle olduğuna göre,
bizzat Kur'ân'ın kendisinin muciz olduğu
öğrenilmiş
olur.
Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in fesahat ve belagatı harikulade
özelliktedir. Zira bu
şekilde bir söze
hiçbir
şekilde rastlanılmış
değildir. Bu söz
söyleme
şeklinin
alışılmış ve bilinen bir
şekil
olmaması, onların engellenip alıkonulmalarının muciz olmadığını ortaya koymaktadır. Bu konuda
Allah tarafından bir engelleme ve alıkoymanın
bulunduğu görüşünü
kabul edenler, de mes'ele ile ilgili iki görüş ortaya atmışlardır:
Bunlardan birisine göre,
onlar böyle bir
şeye
güç yetirebilmekten alıkonulmuşlardır.
Eğer böyle bir
işe kalkışacak
olsalardı ondan aciz olurlardı.
İkinci
görüşe göre, buna güç yetirebilmekle birlikte, böyle bir işe
kalkışmaktan alıkonulmuşlardır.
Eğer kalkışmış olsalardı buna güç yetirebilmeleri mümkün idi.
İbn Atiyye der ki: "Kur'ân-ı Kerim'de
meydan okuma
şekli, onun söz düzeni, manalarının doğruluğu,
lâfızlarının fesahatinin kesiksiz ve ardı arkasına gelmesi iledir. Mucize oluş yönü ise,
şanı yüce Allah'ın
bilgisinin herşeyi kuşatması, sözü
bütünüyle kuşatmış olmasıdır. Yüce Allah,
bu kuşatıcı bilgisi ile hangi sözün hangisinden sonra geleceğini bilmiştir.
Hangi mananın hangisinin ardından uygun düşeceğini
açıkça bilmiştir. Ve bu, Kur'ân-ı Kerim'in başından sonuna kadar böyledir.
İnsanlar
iâe bilgisizdirler, unutkandırlar ve yanılırlar. Kesin olarak bilinen
husus
şu ki, hiçbir insanın bilgisi herşeyi kuşatıcı
değildir.
İşte Kur'ân-ı Kerim'in söz dizisi, böylelikle
fesahatin en ileri derecesinde ortaya çıkmıştır. Mes'eleye bu açıdan baktığımız takdirde; Araplar fesahatin en ileri derecesinde
bulunan bu Kur'ân-ı Kerim'in bir benzerini getirebilirlerdi. Fakat
Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)
Peygamber olarak gönderilince bu işten alıkonuldular ve benzerini ortaya koymaktan aciz düştüler, sözünün
tutarsızlığı ortaya çıkmaktadır.
Doğrusu
şudur:
Kur'ân-ı Kerim'in benzerini meydana getirmek hiçbir zaman hiçbir yaratığın gücünün yapabileceği birşey
olmamıştır.
İnsanların
bu konuda yetersiz olduğunu
açıkça
şundan görebiliriz.
Fasih olan bir kimse, bütün gücü ile bir konuşma metni veya bir kaside ortaya koyar. Daha sonra sene
boyunca bunu güzelleştirmeye
çalışır durur. Arkasından kendisinden sonra
gelen birisine bu kaside veya konuşma metni verilir. O da bunu
bütün güç ve kabiliyetiyle ele alır. Onda birtakım değişiklikler
ve düzeltmeler yapar. Yine de bunda tartışılacak
ve değiştirilecek,
üzerinde durulması gerekecek yerler kalmaya devam eder.
Yüce Allah'ın Kitabı'ndan ise bir tek kelime alınacak olursa, sonra da bütün Arap dili
başından sonuna kadar araştırılıp ondan daha güzeli bulunmak istenirse kesinlikle
bulunamaz."
Kur'ân'ın fesahatinin bir diğer yönü:
Şanı yüce Allah bir
tek âyet-i kerimede iki emir.iki nehiy, iki haber ve iki müjdeyi sözkonusu etmektedir. Bu da yüce
Allah'ın:
"Biz
Musa'nın anasına: Onu emzir... diye vahyettik."(el-Kasas,
28/7) buyruğudur.
Maide sûresinin ilk âyetinde de durum böyledir:
Orada ahde bağlı kalma emredilmekte,
bozulması yasaklanmakta, helalin genel çerçevesi çizildikten sonra, ardı
arkasına birtakım istisnalar yapmakta ve sonra da
yüce Allah sonsuz hikmet ve
kudretini haber vermektedir. Bu ancak yüce
Allah'ın güç yetirebileceği bir
şeydir.
Yüce Allah,
ölümden ve insanın yapamadıklarına hasret çekmesinden, âhiret
yurdundan, âhiretteki sevap ve cezadan, hayırlı kimselerin umduklarına
nail olacaklarından, günahkarların aşağılıklara duçar olacaklarından haber vermiş, dünya hayatına aldanmaktan sakındırmış, dünyayı, dar-ı bekaya nisbetle azlıkla nitelendirmiş bulunmaktadır.
İşte,
bunları yüce Allah'ın
şu âyetinde görmekteyiz:
"Her
can
ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü ecirleriniz eksiksiz olarak
verilecektir...." (Al-i
İmran, 3/185)
Yine Kur'ân-ı Kerim'de, öncekilerin ve sonrakilerin kıssaları, şımarmış
refah ehlinin (mütrefin) akıbeti, helak
olanların sonunu bir âyet-i kerimenin yarısında
şu
âyetinde bizlere haber verilmektedir:
"Onlardan kimilerinin üzerine rüzgar gönderdik.
Kimilerini sayha aldı, kimisini yere geçirdik, kimilerini de suda boğduk." (el-Ankebut, 29/40)
Yüce
Rabbimiz, Hazret-i Nuh'un gemisinin durumunu, suda yürütülmesini,
kafirlerin helak edilmesini, sonra tesbit edilen yerde durup orada
kalmasını, yere ve göğe müsahhar kılınma emirlerinin verilmesini
şu buyruklarıyla bize haber vermektedir:
"Dedi
ki: Binin içerisine, onun akması da durması
Allah'ın ismiyledır... O zalimler güruhuna da: 'Uzak olsunlar'
denildi." (Hud, 11/41-44) ve buna benzer
mucizevi pek çok buyruk.
Kureyşliler,
onun benzerini
meydana getirmekten acze düşüp: Bunu
peygamber uydurmaktadır, demeye koyulunca
yüce Allah
şöyle buyurdu:
"Yoksa
onlar: 'Onu kendisi uydurup düzüyor1 mu derler? Aksine onlar iman
etmezler. Eğer onlar doğru
söyleyen kimseler ise, Kur'ân gibi bir söz getirsinler." (et-Tur,
52/33-34) Daha sonra yüce Allah,
acizliklerini daha ileri derecede ortaya koyan şu âyeti indirdi:
"Yoksa:
Onu kendisi uydurdu mu diyorlar? De ki: O halde haydi siz de onun gibi
uydurma on sûre getirin." (Hud, 11/13)
Bundan da aciz oldukları
ortaya çıkınca şu kısa
sûrelerden bir tek sûrenin olsun benzerini meydana getirmelerini
isteyerek, onlardan istenen bu miktarı daha da aşağıya indirdi.
İşte
yüce Allah, bu hususta
şöyle buyurmaktadır:
"Eğer kulumuza indirdiğimizden
şüphe içinde
iseniz, haydi siz de onun gibi bir sûre getirin."
(el-Bakara, 2/23) Ancak bu meydan
okumaya karşılık
veremediler. Cevap vermenin hiçbir yolunu da bulamadılar. Cevap verecek
yerde, ona karşı savaştılar, inatlaştılar.
Kadın ve çocuklarının esir alınmasını
tercih ettiler. Şayet ona karşı
çıkmaya güç yetirebilmiş
olsalardı, elbette ki bu çok daha kolay olur, delillerini daha beliğ bir
şekilde
ortaya koyar ve daha çok etkili olurdu.
Üstelik
onlar, oldukça belağatle
konuşan, dili iyi bilen ve inceliklerini kavrayan
kimselerdi. Fesahat ve güzel söz
söylemek onlardan
öğrenilirdi.
Kur'ân-ı Kerim'in belagatı, güzelliğin en üst seviyesindedir. îcaz (özlü ifadeleler) ve beyanın en
yüce derecelerine sahiptir. Hatta bu konuda,
güzellik ve iyi olmanın da üstüne çıkarak zirve olmak ve ötelere gitmek alanına dahi geçer.
İşte
Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve
sellem)... Ona kapsamlı söz söyleme
(cevamiu'1-ke-lim) imkanı verilmiş olmakla,
şaşırtıcı hikmetleri dile getirmek meziyetine sahip
kılınmakla birlikte, -meselâ- onun cennetin niteliklerine
dair sözleri üzerinde düşündüğümüz takdirde, son derece güzel olmakla birlikte Kur'ân-ı
Kerim'in seviyesinden daha aşağılarda olduğu
görülür. Hazret-i
Peygamber, cenneti
şu hadisinde
şöylece
nitelemektedir: "Orada hiçbir gözün
görmediği,
hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına getirmediği
şeyler
vardır.[266] [141]
Hazret-i
Peygamber'in bu sözü, nerede
yüce Allah'ın
şu
buyruları nerede:
"Orada
canların çektiği, gözlerin (görmekle)
zevk aldığı
şeyler de vardır." (ez-Zuhruf,
43/71);
"Hiçbir nefis, kendileri için gözleri aydınlatan, neler gizlendiğini bilmez." (es-Secde, 32/17) Bu buyruklar vezin itibariyle daha mutedil,terkipleri daha güzel, lâfızları daha tatlı, harfleri daha azdır. Üstelik i'caz, ancak bir sûre veya uzun bir âyet miktarında muteber kabul edilmektedir. Çünkü söz uzadıkça, o sözü kullananın kullanım alanı genişler. Diğer taraftan özlü anlatımı seçenin de söz söyleme alanı daralır. İşte bu şekilde Araplara karşı susturucu delil ortaya konulmuş oldu. Çünkü onlar, fesahat erbabı kimselerdi. Eğer Kur'ân'a benzer bir örnekle karşı çıkmak mümkün olsaydı, bunu onların yapması beklenirdi. Tıpkı İsa (aleyhisselâm)'ın gösterdiği mucizede, tabiplere karşı delilin, Hazret-i Musa'nın mucizesinde de sihirbazlara karşı delilin ortaya konulması gibi. Şanı yüce Allah, gönderdiği peygamberlere, o peygamberin döneminde insanların en ileri bulundukları ve en çok ün saldıkları alan ile ilgili olacak şekilde mucizeler vermiştir. Hazret-i Musa döneminde sihirbazlık en ileri noktaya ulaşmıştı. Tıp da Hazret-i İsa zamanında böyleydi. Mu-hammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın döneminde de fesahat bu şekildeydi.
-------------------
[265] [140] Müslim, Fedâilu's-sahâbe 132.
[266] [141] Müslim, Cennet 5.