Şurası bir gerçektir ki, ifade yönünden Kur'anın âyetlerini
mânâlarıyla, Kur'an kendi diliyle inen zatın, yani Peygamberin
konuşmasının mânâları aynıdır, aralarında fark yoktur.
Allahü teâlânm, Kur'anı bu şekilde
indirmesi büyük bir hikmete mebnidir. Bununla beraber Kur'anın
âyetlerinin mânâları konuşulan diğer sözlerden daha üstündür.
Allahü teâlânın,
kullarına olan en büyük nimetlerinden ve yaratıklarına verdiği en büyük
lütuflanndan biri de, ifade etme ve açıklama kabiliyetidir. İnsanlar,
kalblerinde olan şeyleri bu kabiliyetle açığa vururlar. Yapmaya karar
verdikleri işleri onunla ortaya koyarlar.
Allahü teâlâ, ifade etmek kabiliyetiyle, dilleri
kolaylaştırmış ve zor şeyleri insanlara boyun eğdirmiştir. İnsanlar,
ifade etme kabiliyetleriyle Allahı bilirler. Onu teşbih ve takdis
ederler? İhtiyaçlarını onunla karşılarlar. Aralarımla onunla
tartışırlar. Birbirleriyle o kabiliyet sayesinde tanışır ve işlerini
onunla yürütürler.
Allahü teâlâ,
ifade etme kabiliyeti bakımında, kullarını birbirinden farklı
yaratmıştır. Bu hususta şöyle buyurulmaktadır: "... Ve sizi derecelerle
birbirinizden üstün yapan Allah'tır..
[85][21]
Bir kısım insanlar, uzun uzadıya konuşan hatipler, dilleri keskin ve
beliğ kimselerdir. Diğer bir kısım insanlar ise konuşmak istediklerini
açıklamaktan âciz, kalblerinde bulunanları ifade etmekten dolayı zorluk
çeken kimselerdir. Allahü teâlânın,
meramını ifade etmekte en üstün kıldığı kimse ise tebliğ ettiğini en
müessir bir şekilde tebliğ eden, içindekilerini en güzel şekilde
açıklayan kimsedir. Allahü teâlâ,
indirdiği Kur'an-ı Keriminde ve onun muhkem âyetlerinde, kendilerine,
güçlü ifade kabiliyeti bahşettiği kimselerin, dilsiz ve âcizlerden üstün
olduklarını beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Süs ve zinet içinde
büyütülmüş mücadele gücünden yoksun olanı mı Allah'a is-nad ediyorsunuz?
[86][22]
Böylece akıl ve idrak sahipleri için açıkça belli olmaktadır ki, ifade
kabiliyeti güçlü olan beyan ehlinin dilsiz, kekeme ve meramını ifadeden
âciz olanlardan üstünlüğü, açıklamak istediği şeyleri net bir şekilde
açıklamasıyladır. Kekemenin üstün olmayışı ise bundan âciz almasıyladır.
Madem ki bir insanın, diğerinden üstün oluşu, açıklamak
istediği şeyleri, net bir şekilde açıklamasıyladir ve insanlar da bu
hususta farklı kabiliyetlerdedirler o halde, beyan ve ifade etmenin en
üstün olanı da ifade eden kimsenin ifadesini en açık bir şekilde ortaya
koyan, maksadını açıklayan ve dinleyicisine en iyi şekilde anlatan
açıklamadır. Şayet, açıklama ve ifade etme bu ölçüyü de aşar,
yaratıkların kudretinin üstüne çıkar ve bütün kulların ifade etmekten
âciz kaldıkları bir derecede olursa işte böyle bir beyan, bir ve
kahredici olan Allah'ın, Peygamberleri için bir delil ve hak
olduklarının bir hüccetidir. Tıpkı ölüleri diriltmek, alaca hastalığını
ve körlüğü iyileştirmek ve iki aylık mesafeyi bir gecede gitmek gibi.
Evet, nasıl ki ölüleri diriltme, cüzzamlıyı ve körü iyileştirme, tıbbın
zirvesine ulaşanların ve tedavide en önde olanların yapamayacakları
şeyler olmaları hasebiyle Peygamberler için birer delil ve nişaneyse,
yine nasıl ki bir gecede iki aylık bir mesafeye gitmek, yaratıkların
gücü üstünde bir olay olması hasebiyle Peygamberler için birer deli! ve
nişaneyse keza bütün yaratıkların ifadesinin üstünde ve onlann âciz
kalacakları ifade şekli de yani Kur'aıvı Kerimde Peygamberler için bir
delil ve nişanedir. Madem ki bu durum beyan ettiğimiz gibidir, o halele
şu husus açıklığa kavuşmuştur ki zamanlarında belagat ve hitabetin, şiir
söylemenin, fesahatin, seçili yazının ve kehanetin önderleri olan bir
kavme tek bir kişinin meydan okuyarak yaptığı beyan, naklettiği kelam ve
takibettiği mantıktan daha yüce bir mantık, daha şerefli bir kelam ve
daha etkili bir hikmet yoktur. Öyle ki o ilahi beyanı tebliğ eden kişi
kendisine meydan okuduğu insanların her hatibine, her beliğine, her
şairine, her fesahathsına, her seçili konuşanına ve her kâhinlik
yapanına meydan okumuştur.
Onların fikirlerinin basit ve akıllarının kıt olduğunu
bildirmiştir. Onların, dininden uzak olduğunu beyan etmiş, hepsini
kendisine tabi olmaya, hak Peygamber olduğunu kabul etmeye, onu tasdik
etmeye ve kendisinin, Allah tarafından gönderilen bir Peygamber olduğunu
ikrar etmeye davet etmiştir. Onlara bildirmiştir ki, söylediklerinin
doğru olduğunu gösteren ve Peygamberliğinin gerçek olduğunu ortaya koyan
delil ve hüccetler, onlara getirdiği beyan, hikmet ve îurkandır.
Peygamber bunu onların diliyle getinniş, onların mantıklarına uygun bir
mantıkla beyan etmiştir. Sonra da onlara bildirmiştir ki, onlar, onun
bir kısmını getirmekten dahi âcizdirler. Ona güç yetiremezler. Onların
hepsi de acizliklerini ikrar etmiş, ona inanmaya boyun eğmişler ve
bizzat kendilerinin acizliklerine şahitlik etmişlerdir. Ancak
içlerinden, gerçekleri görmezlikten gelen, hakikatlar karşısında kör
kesilen, böbürlenip gerçeklerden kaçan kişiler müstesnadır. Bu gibi
insanlar, âciz olduklarını bildikleri şeyi gerçekleştirmeye çabaladılar.
Güçlerinin yetmediğini kesin olarak bildikleri şeyi yapmaya giriştiler.
Böylece daha önce bilinmeyen geri zekalılıklarını ve lisanlarının
acizliğini ve kekemeliğini ortaya çıkardılar. Tecrübesiz ve âciz bir
insanın, cahil ve ahmak bir kişinin yapacağı bir şeyi yaptılar ve
bunlardan bazıları, Kur'an-ı Kerime nazire olarak şunları söylediler.
"Un Öğüttükçe öğütenlere, hamur yoğurdukça yoğuranlara,
ekmek pişirdikçe pişirenlere, tirit yaptıkça yapanlara, lokmaladıkça
lokmalayanlara yemin olsun ki...
Evet, işte bunlar gibi, yalan olan iddialarına benzeyen bir
kısım ahmak lıklarda buunmuşlardır. Madem ki varlıkların açıklama
derecelerinin üstünlükleri ve konuşma seviyelerinin farklılıkları, daha
önce beyan ettiğimiz şeylerle gerçekleşmektedir ve zikri yüce ve
isimleri kudsi olan Allahü teâlâ
da hikmet sahibi olanların en hikmetlisi ve akıllıların en akıîlısıdır.
O halde, Allah'ın açıklamasının en güzel açıklama ve onun kelamının en
üstün kelam okluğu malumdur.
Allahü teâlânın
açıklamasının, bütün yaratıklarının açıklamasından üstünlük derecesi,
bizzat kendisinin bütün yaratıklarından üstün olma derecesi
gibidir.Madem ki durum böyledir ve madem ki, muhatabına, anlaşılmayacak
şekilde hitabedenin sözü tarafımızdan anlaşılmamaktadır o halde,
bilinmelidir ki Allahü teâlâ,
yaratıklarından herhangi birine anlayamayacakları şekilde hitabetmez.
Ancak onların anlayacağı bir şekilde hitabeder. Ve kullarına ancak
dilinden anlayacaktan Peygamberler gönderir. Zira kendilerine Peygamber
gönderilen ve ilahi vahye muhatap olan insanlar, kendilerine
konuşulanları anlamazlarsa bunlar için Peygamberin gelmesiyle gelmemesi
arasında fark yoktur. Çünkü bunlar konuşulanlardan ve Peygamberlerden
istifade edemezler. Allahü teâlâ
herhangi bir fayda sağlamayan bir hitap yaptırmaktan ve söyledikleri
anlaşılamayan bir Peygamber göndennekten münezzehtir. Çünkü insanlar
olarak bizim içimizden birinin böyle yapması bile bir eksikliktir ve
abesle iştigaldir. Allahü teâlâ
ise bunlardan beri ve münezzehtir. Bu sebeple
Allahü teâlâ Kur'an-ı Kerimde: "Biz,
her Peygamberi, emrolunduklarını, gönderildikleri insanlara kolayca
anlatabilmeleri için kavimlerinin diliyle gönderdik..
[87][23]
buyurmuştur. Yine Allahü teâlâ,
Peygamberi Hazret-i Muhammed'e: "Diz Kur'anı sana ancak insanlara,
ihtilaf etlikleri hususların gerçeğini açıklaman için ve iman eden bir
kavme hidayet rehbere rahmet kaynağı olsun diye indirdik.
[88][24]
buyurmaktadır. Elbette ki Kuranın ne olduğunu bilmeyen kimseyi. Kur'anla
hidayete kavuşturmak mümkün değildir. Zira kişi, doğru olduğunu
bilmediği bir yolun doğruluğunu kabul etmez. Bütün bunlardan
anlaşılmaktadır ki, Allah, her kavme gönderdiği Peygamberi, o kavmin
diliyle göndermiş ve her Peygamberine gönderdiği kitabı da, kendisine
kitap verdiği Peygamberin diliyle göndermiştir. Buradan üa
anlaşılmaktadır ki, Allahü teâlânın
Hazret-i Muhammed'e indirdiği Kur'an, Hazret-i Muhammed'in diliyle
indirilmiştir. Hazret-i Muhammed'in lisanı Arapça olduğuna göre Kur'an-ı
Kerimin de Arapça olduğu açıktır. Nitekim rabbimizin muhkem kitabı da
bunu söylemiştir. "Şüphesiz ki biz bu kitabi,
okuyup anlamanız için Arapça bir Kur'an olarak indirdik."
[89][25]"Ey
Muhammed, uyarıcılardan olasın diye bu Kur'anı açık bir Arapça lisanı
ile senin kalbine, Ruhııl Emin olun Cebrail
in-dirmiştir.
[90][26]
Delillerle söylediklerimiz açık ve seçik olduğuna göre
Allahü teâlânın. Peygamberimiz Hz,.
Muhammed (sallalahü aleyhi ve sellem)'e
indirdiği kitabın ihtiva ettiği manâların, Arap dilinde ifade edilen
mânâlara uygun düşmesi sebebiyle Allahü
teâlânın kitabı beşerin ifade ve beyanlarından üstün ise de
Kur'anın zahirinin, Arapçanın zahirine muvafık olması gerekmektedir.
Madem ki Kur'an-ı Kerim,
Arapça'nın ifade şekillerini ve üslubunu ihtiva etmektedir o halde Kur'an-ı Kerimde Arap dilinin bütün özellikleri mevcuttur. Mesela, Arapçadaki icaz, ihtisar, bazı hallerde açık ifade yerine gizli ifade, çok kelime yerine az kelime zikretme, diğer bazı durumlarda da sözü uzatma, çok kelime zikretme, tekrar etme, mânâları kinaye yoluyla değil açık seçik lafızlarla beyan etme, Âmm yerine Hâss bir ifade kullanma veya Hâss yerine Âmm ifade kullanma, açık ifade yerine kinaye, mevsuf yerine sıfat, sıfat yerine mevsuf kullanma, devrik cümîe kullanma, cümlenin bir bölümünü zikredip tümü için yetinme, hazfedilmesi gerekeni açıkça kullanma, açıkça kullanılması gerekeni hazfetme gibi bütün sanatlar, Hazret-i Muhammed'e Allahü teâlâ tarafından indirilmiş olan Kur'an-ı Kerim de de aynen mevcuttur. İnşallah, biz, yeri geldikçe, Allah'tan yardım ve kuvvet alarak bütün bunları açıklayacağız,
-------------------
[85][21] En'am suresi, 6/165
[86][22] Zahruf suresi, 43/18
[87][23] İbrahim suresi, 14/4
[88][24] Nahl suresi, 16/64
[89][25] Yusuf suresi, 12/2
[90][26] Şuara suresi, 26/193-195